Jitemciler Konuşuyor

Paylaşmak istediğiniz her şey
Cevapla
Piremerd
Üstteğmen
Üstteğmen
Mesajlar:413
Kayıt:07 Kas 2006 13:36
Jitemciler Konuşuyor

Mesaj gönderen Piremerd » 10 Eki 2007 13:18

Resim
Kürtlere karşı inkar ve imha konseptini ısrarla sürdüren Türkiye'nin, 30 yıl boyunca Kürtlere karşı devreye koyduğu şiddet ve imha yöntemlerine yenilerini eklediği ortaya çıktı. Kürtlerin, Kürt sorununun demokratik çözümü konusunda dile getirdiği barışçıl taleplere karşı sürekli şiddetle karşılık veren Türkiye, ilan ettiği 'topyekžn savaş' konsepti kapsamında akıl almaz yöntemlere başvurmaya devam ediyor. AKP hükümeti ve ordu anlaşmalı bir şekilde sürdürdükleri kopsent kapsamında, bir yandan sivil halka ve demokratik Kürt kurumlarına yönelik her türlü baskı yöntemi geliştirirken, öte yandan Bölge'yi boydan boya kaplayan askeri operasyonları sürdürüyor. Bunlarla birlikte sürekli sınırötesi operasyon konusunda tehditler savuran hükümet ve ordu yetkilileri, yıllardan beri devreye konulan baskı ve şiddet yöntemlerinden sonuç alamaya çalışıyor. Binlerce köy yakıldı, boşaltıldı; milyonlarca insan yerinden yurdundan sürüldü; ordu içinde kontr-gerilla örgütlendirildi, savunmasız sivil halkın üzerine saldırtıldı, binlerce kişi kaltedildi; askeri operasyonlar sürekli hale getirildi; çatışmalarda sağ yakalanan gerillalara infaz edildi, bedenleri panzerlerin arkasında sürüklendi, paramparça edildi; uluslararası toplum tarafından kullanımı insanlık suçu olarak kabul edilen misket ve napalm gibi bombalar kullanıldıÖ Bütün bu yöntemlerden sonuç alamayan Türkiye, Kürt sorununun demokratik çözümüne yanaşmak yerine, yeni yöntemler devreye koydu. Türkiye, PKK'yi etkisizleştirmek amacıyla yönetici kademesinin tasfiyesine yönelik 'suikast ve sızmak' yöntemlerini geliştirdği açığa çıktı. Türkiye'nin bu amaçla PKK gerillalarının içine ajanlarını gönderdiği belirlendi. Ancak JİTEM tarafından eğitilerek gönderildiği belirlenen Türk ajanları, Kandil Dağları'nda PKK tarafından yakalandı ve böylece Türkiye'nin planı boşa çıkarıldı. Aynı zamanda Türkiye'nin Kürtlere yönelik imha planının korkunç boyutları da açığa çıkarılmış oldu. PKK tarafından yakalanan ajanlar şok edici itiraflarda bulundular. İtiraflarda Türkiye'nin ajanlaştırma faaliyetlerine yakın zamanda başladığını gösteriyor. Bölge'nin hemen her yerinde çok yoğun bir ajanlaştırma faaliyetinin olduğu, genç kızların ve erkeklerin JİTEM tarafından örgütlenen tuzağa düşürülerek ajanlaştırıldığı, daha sonra da çeşitli gizli görevler için PKK denetiminde bulunan Medya Savunma Alanları'na gönderildiği belirlendi. JİTEM özellikle küçük yaştaki Kürt kızlarına yöneliyor. JİTEM'in tuzağına düşerek ajanlaştırılan kişiler, tuzağın nasıl kurulduğunu, JİTEM tarafınadn nasıl eğitildiklerini, ne tür işkencelere maruz kaldıklarını, JİTEM faaliyetlerinin iç yüzünü ve hangi amaçlarla nasıl Medya Savunma Alanları'na gönderildiklerini anlattılar.

301 numaralı dosya !

JİTEM tarafından Medya Savunma Alanları'na sızdırılan ve daha sonra HPG güçlerince yakalanan ajan Mehmet Sait Yıldırım soruşturması süresince bulunduğu itiraflarını detaylarıyla anlattı. Daha öncesinden Koma Komlên Kürdistan'a bağlı Meşru Savunma Komitesi'nin çeşitli açıklamalarıyla kamuoyuna duyurulan Medya Savunma Alanları'na süikast, sabotaj, istihbarat amaçlı sızdırılan ajanların olduğu bilgisi, yakalanan JİTEM ajanı M. Sait Yıldırım'ın itiraflarıyla kanıtlandı. HPG güçlerince yakalanarak deşifre edilen JİTEM ajanı M. Sait Yıldırım nasıl ajanlaştırıldığını, ne gibi işkencelere maruz kaldığını, nasıl eğitimler aldığını, operasyonlara nasıl çıkarıldığını ve son olarak Medya Savunma Alanları'na hangi görev ve amaçlarla geldiğini itiraf etti.

Arabuluculuktan JİTEM ajanlığına

Diyarbakır'ın Hani ilçesine bağlı Uzunlar köyünde oturan ve kendisine ait aracıyla öğrenci servisi yapan M. Sait Yıldırım, 2006 yılının Temmuz'unda yaşadığı bir olayın ardından kendini JİTEM ajanlığına götüren sürecin içerisinde bulur. Bu tarihlerde bir şantiyeye baskın düzenleyen HPG gerillalarının beraberlerinde götürdükleri Mehmet Kaçmaz adlı kişinin geri alınmasında aracılık yapan M. Sait Yıldırım bu süreçte JİTEM elemanlarınca görüntülenir ve ardından kaçırılır. Bu süreci JİTEM ajanı M. Sait Yıldırım şöyle anlatıyor: '2006 yılının Temmuz ayıydı. Gerillalar Hani'ye bağlı Koke bölgesinde bulunan Sait ve Hayri Yıldırım'a ait bir mıcır şantiyesine baskın düzenlediler. Amaçları daha öncesinden haklarında halk tarafından şikayet bulunan şantiye sahiplerine ulaşmaktı. Bu şantiye sahipleri M. Can Tekin'in belediye başkanlığı döneminde Kayapınar Belediyesi'nde çalışıyorlar. Gidip gerillalar adına çeşitli makbuzlarla para toplamışlar halktan. Gerillalar bunun için burayı basıyorlar. Bu baskın sırasında biri kaçmaya çalışıyor. İşte bu Mehmet Kaçmaz denilen kişi korkudan kaçıyor. Gerillalar yakalıyorlar bunu. Kimdir neyin nesidir diye soruşturuyorlar ki bir de bakıyorlar meğerse bu işyeri sahibi Sait Yıldırım'ın yeğeniymiş. Baskından sonra bu adamı da gerillalar yanlarında götürüyorlar. Bu adam üzerinden işyeri sahibine ulaşmak istiyorlar.'

Daha öncesinden köylerine sıklıkla gelen gerillaları tanıdığını belirten M. Sait Yıldırım, gerillaların da kendisine güvendiğini söylüyor. Bu sebepten dolayı gerillaların yanlarında götürdüğü Mehmet Kaçmaz'ın geri teslim edilmesi ve gerillaların görüşmek istediği Sait Yıldırım'a ulaşılması için M. Sait Yıldırım aracı olarak seçilir. Bu istek şantiye sahibi Sait Yıldırım'ın babası Mustafa Yıldırım'a gerillalarca iletilir. Bir süre sonra tekrardan Sait Yıldırım'ın babası Mustafa Yıldırım'ı arayan gerillalar, M.Sait Yıldırım'ı yanına alarak kendilerinin belirttiği bir noktada buluşmasını isterler. Bu buluşma noktasında gerillalar, Mehmet Kaçmaz'ı aracı olan M.Sait Yıldırım'ın hatırına geri vereceklerini ama Sait Yıldırım'ın kendileri adına toplanan paraları getirmesi gerektiğini belirtir.

'Biz JİTEM'iz arabaya bin'

Ertesi gün tekrar olağan işine dönen M. Sait Yıldırım sabah 8.00 sıralarında servisini yapıp her gün ki gibi dinlendikleri Hasan Baycan Petrol'de arabasını park eder. M. Sait Yıldırım, JİTEM'le ilk karşılaşmasını şöyle aktarıyor: 'Ben tam çay ocağına yetişmiştim ki '34 EJHK 34' plakalı bir araçtan iki kişi indi. Gelip yolumu kestiler. 'Biz JİTEM'iz arabaya bin. Arabanı birine teslim et. Biraz yanımızda kalacaksın' dediler. Kendi arabamı teslim ettim sonra onların arabasına bindim. Bir kişi de arabadaydı. Arabayı kullanan JİTEM'cinin adı 'Sakallı'ydı. Kendi aralarında da öyle hitap ediyorlardı. Diğerinin ismi de 'Doktor Ahmet'ti. Bir diğerine de -herhalde sorumlularıydı, çünkü hiç konuşmuyordu- 'Müdürüm' diye hitap ediyorlardı. Beni alıp Lice'ye yetişmeden eski Lice dediğimiz bir yerde bulunan askeri bir tabura götürdüler.'

'Noktaları iyi belle yanlış yapmayalım'

Askeri taburda bulunan bir binanın bodrum katına götürülen M.Sait Yıldırım, şöyle devam etti: 'Burada Hacı Mustafa tarafından gizli kamerayla çekildiğini anladığım görüntüleri izlettiler. Gerillalarla yaptığımız buluşmalarda ne konuşmuş ne yapmışsak her şey vardı. Ayrıca baskın sırasında şantiyenin güvenlik kamerasından çekilen görüntüleri de izlettirdiler. 'Bu sen misin?' dediler. Evet dedim. Zaten her şey ortadaydı. Daha sonra 'Tapantepe komutanını bekliyoruz o da gelecek bize haritalar üzerinde gerilaların yerlerini göstereceksin' dediler. Komutanı beklerken bana bilgisayardan bazı haritalar ve yerler gösterdiler, isimlerini sordular. Bir saat sonra içeriye askeri kıyafetli bir komutan girdi. JİTEM elemanlarına sordu, 'Adam bu mu?', onlar da 'Evet budur' dediler. Bu komutan yanında getirdiği içinde bazıları kabartmalı olan haritalar gösterdi. Bana, 'Noktaları iyi belle yanlış yapmayalım' dedi.'

'O kahraman sen misin?'

Daha sonra JİTEM elemanları Sakallı ve Doktor Ahmet eşliğinde JİTEM üssü olarak kullanılan Diyarbakır Seyrantepe Semti Sanayi Sitesi karşısındaki askeri bölge ile Ofis Semti'nde bulunan 7. Kolordu Komutanlığı karşısındaki yeni MİT binası arasında mekik dokuyan Yıldırım, Seyrantepe JİTEM üssünde yaşadıklarını şöyle anlatır: 'Benim gözlerimi bağlayıp ellerimi kelepçeledikten sonra bir odaya koydular. Aradan çok geçmedi yüzleri maskeli ve elleri eldivenli beş kişi içeri girdi. Gözlerimi açtılar. Biri konuşuyordu. Bana dedi ki, 'O kahraman sen misin? Nasıl şimdiye kadar seni bulamadık, sağ bıraktık. Sen kimsin de bu teröristler senin kıymetini bu kadar biliyor seni arabulucu yapıyorlar.' Sonra işkenceye aldılar. Bir tanesi silahını çıkarıp kulağıma soktu. 'Seni öldürürüz' diye tehdit etti. Kafama silahın dipçiğiyle üst üste sert bir biçimde vurdu. Ben artık kendimi hissetmiyordum. Bayıldım. Uyandığımda her tarafım kan içindeydi.'

Önce görüntü sonra teklif

Yıldırım, aynı günün akşamı götürüldüğü MİT binasında kendisine, gerillalara yapılan insanlık dışı uygulamaları izletildiğini söylüyor.

Yıldırım, işkence ve tecavüz görüntülerine ilişkin şunları kaydediyor: 'Yakalanan yaralı gerilla bayanlara ya da ölü bayan gerillalara tecavüz ediyorlardı. Canlı canlı bazı gerillaları, bazı insanları arabanın arkasına bağlayıp sürüklüyorlardı. Bazı insanları evlerinin içine zorla koyup evlerinin içinde yakıyorlardı. Bir görüntüde birinin üzerine bir arabayı çıkarmışlar, adam tam arabanın altında kalmış halde ağzına tekme atıyorlar ve ona küfürler ediyorlardı. Bir görüntüde de ölü gerillaları üst üste atıp üzerlerine mazot döküp yakıyorlardı. Kulaklarını, burunlarını, dillerini kesiyorlardı:' Bu görütülerden sonra M. Sait Yıldırım'a tehditlerle JİTEM'le çalışma teklifi sunulur. Tehditlere dayanamayıp JİTEM'le çalışmayı kabul ettiğini vurgulayan M. Sait Yıldırım, artık onların bir elemanıydır.

Yıldırım'ın ilk operasyonu başlıyor

Daha sonra Yıldırım, ilk görevine çıkarılıyor. Yani operasyonlara. Yıldırım'ın operasyondaki görevi, saldırıların düzenleneceği yerlerin tespitini yapmak, alan hakkında askeri yetkililerin sorularını yanıtlamak oluyor. Yıldırım, ilk çıktığı operasyonu şöyle anlatıyor: 'Sakallı ve Doktor Ahmet ile birlikte ilkin Seyrantepe JİTEM üssüne ordan da MİT binasın gittik. Yemek yedikten sonra da arabayla 7. Kolordu'ya doğru hareket ettik. MİT'te çalışan ve benimle muhatap olan, kendilerini 'Ozan' ve 'Kemal' olarak tanıtan iki kişi de arkamızdan başka bir araçla bizi takip ediyorlardı. 7. Kolordu Komutanlığı'na girerken hiçbir arama yapmadan bizi içeriye aldılar. Beni büyük bir binanın altındaki odaya bıraktılar. Dışarıdan helikopter sesleri geliyordu. Sonra Sakallı ve Doktor Ahmet odaya geldiler yanlarında askeri elbise, eldiven ve maske getirdiler. Bunları bana giydirdiler. Doktor Ahmet, Sakallı, Ozan ve Kemal de askeri elbiseler giymişti. Dışarıya çıkıp helikoptere bindik. Tam 7 helikopter kalkış yaptık. Bizim helikopterimizde iki kişi daha vardı. Biri yaşlıydı. Ona hepsi komutanım diyordu. Yanında da Fatih Üsteğmen dedikleri biri vardı.'

İlk durak: Lice

Operasyon öncesi bölgenin ilgili askeri üssü olan Lice'de bulunan Tapantepe Tabur Komutanı'na iniş yaptıklarını, tabur komutanını yanlarına aldıktan sonra tekrar hareket ettiklerini ifade eden Yıldırım, 'Operasyon yerine doğru gittiğimizde ben onlara yerleri gösteriyordum. Bazı tepelerin yerlerin isimlerini soruyorlardı. Bizim helikopter ikinci helikopterdi. Aşağıya doğru baktığımda aşağıda çok yoğun bir askeri hareketliliğin olduğunu görüyordum. Operasyon başlamıştı. Bana gerillaların saklanabilecekleri bulunabilecekleri yerleri sordular söyledim. Sonra bizim helikopter Lice'ye geri döndü' diye konuştu.

'Zehir teslim ettiler'

JİTEM elemanları Sakallı ve Doktor Ahmet, Yıldırım'a Lice'de bir cep telefonu verdikten sonra evine bırakıyorlar. Ertesi gün Doktor Ahmet tarafından aranan Yıldırım'a bulaşma aderesi veriliyor. Yıldırım, Diyarbakır'ın Hani ilçesine yetişmeden Terkan yolunda bulunan Gaban Boğazı'ndaki randevuyu şöyle ifade ediyor: 'Belirttikleri yere daha yetişmemiştim. Yolun üstünde arabalarını park etmişlerdi. Ben de orada durdum. Arabamı bırakmamı istediler. İki JİTEM elemanı tarafından (Sakallı ve Doktor Ahmet) ormanlık bir alana götürüldüm. Bir Cihaz verdiler. Bu cihazın nasıl kullanıldığını gösterdiler. Hem ses hem görüntü kaydediyordu. Bir de sanırım izleme cihazıydı. Cep tefonuna benziyordu. Ekranı da vardı. Sonra bir badem gibi plastik bir şey verdiler. Bunun ucunda nohut kadar küçük bir kapak vardı. İçinde zehir olduğunu söylediler. Bunların benim yanımda kalması gerektiğini eğer gerillalarla bu arada yeniden temasa geçersem kullanabileceğimi söylediler. Arabamın içine de benim oturduğum yerin üstüne dinleme ve gizli kamera cihazı koyduklarını söylediler. Buraya bir şey asmamam için uyarıldım. 'Artık senin arabanda bütün konuşulanları buradan duyabileceğiz. Senin nerede olduğunu buradan öğrenebileceğiz' dedikten sonra beni eve gönderdiler.'

Kod adı: Heval

Yıldırım, ertesi gün yine Seyrantepe JİTEM üssüne çağrılıyor. Yıldırım, sıklıkla JİTEM üssü ve MİT binası arasında mekik dokumayı, JİTEM ve MİT arasındaki çalışma biçimine bağlıyor. Her iki yerde de kendisine dosyalar açıldığını, ancak kendisinin JİTEM elemanı statüsünde değerlendirildiğini belirten Yıldırım, 'Saat 08.30 sıralarıydı. Yarım saat kadar Seyrantepe'de kaldıktan sonra beni tekrar MİT'e götürdüler. Bir süre sonra MİT'te üst düzey bir sorumlu olduğunu anladığım 'Ahmet Müdür' dedikleri biri gelip, 'Bu adamın dosyasını yapın' dedi. Orada bu işlerle Lütfü adında biri ilgilendi. Üç örnek çıkarıyorlardı. Birini nereye gönderdiklerini bilmiyorum ama bir örneğini JİTEM'ci Doktor Ahmet ve Sakallı'ya veriyorlardı. Bana dediler ki, unutma senin dosyanın numarası 301'dir.' MİT'te resmi dosyası açılan M. Sait Yıldırım artık evraklar üzerinde de bir MİT ajanı ve JİTEM elemanı olarak geçiyor. Aynı biçimde dosya işlemlerinin JİTEM'de de yapıldığını kaydeden M. Sait Yıldırım'a 'Heval' kod ismi veriliyor. Yıldırım'a, bu kod isimle artık aranacağını, tüm teşkilatta bu isimle tanınacağını söylüyorlar. Yıldırım, JİTEM elemanlarınca telefonda asla isim belirtmemesi yönünde de sıkı tembihleniyor.

Vali, MİT, JİTEM bir arada

M. Sait Yıldırım ajanlığının resmileştiği gün MİT binasında üç günlük eğitime alınıyor. Yıldırım, dönemin Diyarbakır Valisi şimdinin Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala'nın da eğitim verdiği 'ajan eğitimi'nde şu hussuslara dikkat çekiyor: 'O süreçte benimle birlikte 40-50 ajan da gelmişti. Bazılarını da tanıyordum. Biz böyle sahnenin karşısındaki koltuklarda oturduk. Üst düzey hepsi kendi ilgili alanlarında eğitim verdiler. Her iki tarafta önemli adamlar ve seminerleri verecek kişiler oturmuştu. Herkes kendi bölümünde kalkıyor eğitim veriyor. Diyarbakır Valisi Efkan Ala da ilk gün oradaydı. O da kalktı. Diyarbakır'da halk içerisinde yapılması gerekenlerden bahsetti. Halkı nasıl yönlendirebileceğimizi, onlardan nasıl bilgi alacağımızı, eylemlerde içlerine nasıl sızacağımızı anlatıyordu. Gerillalarla halkın arasının nasıl açılacağını örneklerle anlattı. Sonra MİT yetkilisi de, nasıl bilgi toplayacağımızı, milis güçlerini nasıl etkisizleştirebileceğimizi söylüyordu. Askeri yetkililer de kalkıp konuştular. Bir de Fatih Üsteğmen kalkıp konuştu.'

Gerilla nasıl zehirlenir?

M. Sait Yıldırım, eğitimde görüntülü olarak anlatılan gerillara nasıl komplo kurulacağını ve gerilların hangi yöntemlerle zehirleyebileceğine ilişkin de şunları kaydetti: 'Bize nasıl komplo kuracağımızı, gerillaya nasıl güven verip onları hangi yöntemlerle pusuya düşüreceğimizi gösterdiler. Bir de zehiri nasıl kullanacağımızı anlattılar. Bu yöntem için 'En rahat yöntemdir kimse bir şey anlamaz. Deşifre olması en zor yöntemdir' diyorlardı. Bununla ilgili bir olayın görüntülerini bize izlettirdiler. Bir evin içinde yaşlı bir adam gerillaların yemeğine zehir katmıştı. Gerillalar daha çay ellerindeyken birden hemen hepsi sırayla buz gibi dondular. Oldukları yerde kaldılar. Sonra içeri yüzleri maskeli özel timler girdi. 'Nasıl fare gibi zehirledik' diyorlardı. Bize hemen her gün birçok konu üzerine görüntü göstermeye devam ediyorlardı. 'Bir ajan için en önemli şifre deşifre olmamaktır' şeklinde sık sık uyarılıyorduk.'

JİTEM'in fiyat listesi

MİT'te aldığı çeşitli eğitimlerin ardından yapacağı ajanlık faaliyetleri için kendisine çeşitli vaadlerde bulunulduğunu açıklayan JİTEM ajanı Yıldırım, JİTEM'in sık sık 'kendisinin mal varlığına el konulacağını, aile fertlerine çeşitli biçimlerde saldıracaklarını' tehditinde bulunduğunu ifade ediyor. JİTEM elemanları, Yıldırım'a gerilla başına biçtikleri fiyat listelerini de açıklıyor. Fiyat listesine göre, yaptığı faaliyetlerde etkisiz hale getireceği ya da öldüreceği gerillaların bir şervan (rütbesiz gerilla) düzeyinde olması halinde 15-20 bin YTL, bazı sevilen tanınan eylemci şervanlara 35-40 bin YTL, Tim Komutanı'na 75 bin YTL, Bölge Komutanı'na 80-100 bin YTL para ödenecek. Aynı zamanda daha da üst düzey sorumlular için de bu paranın katlanacağını söylüyorlar.

'Saman gönderin'

MİT toplantısının ardından kendisine bazı telefon numaralarıyla birlikte konuşma şifrelerinin verildiğini dile getiren Yıldırım, 'Verdikleri telefonda kesinlikle açık konuşmamam konusunda uyardılar. Bir de bazı şifreler de verdiler. Örneğin, bulunduğum yere askeri operasyon istersem telefonda 'Bana saman gönderin' demem gerekiyordu. Telefonda bırakacağım çağırıların da anlamı olacakmış. Örneğin bir çağrı bırakmam 'Gerillalar buraya gelmiş yanımdalar', iki çağrı bırakmam 'Beni bekleyin hazır olun size haber vereceğim', üç çağırı üst üste ise 'Şu an müsait değilim fırsatım yok ama beni izlemede kalın' anlamına gelecekti. Aramızda bu şifreleri de böyle kararlaştırdık' şeklinde konuştu.

Gerillaya 'para' pususu

JİTEM, Yıldırım üzerindeki planlarını bir bir devreye koymaya başlıyor. Seyrantepe'deki JİTEM üssünde M. Sait Yıldırım'a bir çanta para veriliyor. Daha önce M. Sait Yıldırım'ın Mehmet Kaçmaz'ın kaçırıldığı olayda aracılık yaptığı gerillaları, bu para vaadiyle pusuya düşürmek amaçlanıyor. Bu süre zarfında para dolu çantayı açmadığını ve gerillalarla ilişkiye geçmek için herhangi bir çabada bulunmadığını iddia eden ajan Yıldırım, JİTEM'in de kendisine asla güvenmediğini, evinin etrafında pusu atıldığını belirtiyor. Birkaç gün sonra JİTEM elemanlarının artık evinin içine kadar girildiğini ifade eden M. Sait Yıldırım, bu süreci şöyle anlatıyor: 'Paradan sonra günlerce evimden dışarı çıkmadım. Daha sonraları evimin etrafında JİTEM elemanlarınca pusu atıldığını da fark ettim. Zaten birkaç gün sonra gerilla kıyafetli 6 JİTEM elemanı evime girdiler. Evde bana ve aileme de birçok hakarette bulundular. Söz de onların ajanıydım ama bana da halen böyle muameleler yapıyorlardı. Pusudan sonuç alamayınca beni tekrar Seyrantepe'de her zaman aldıkları odaya aldılar. Doktor Ahmet ile Sakallı, 'Sen iş yapmıyorsun, senden bir şeyler çıkmasın, sen bize çalışmak istemiyor musun?' dediler. Sonra benim tekrardan gözlerimi kapayıp işkence yaptılar. Önce kaba dayak atıyorlardı. Sonra çırıl çıplak soyup, yumurtalıklarımı sıkıyorlardı, tazyikle su sıkıyorlardı, elektrik veriyorlardı.'

İkinci operasyona hazırlık

Yıldırım, ertesi gün sabah ikinci operasyon için buradan mavi bir pikapla MİT binasına götürülüyor. Burada operasyona kendi isteğiyle çıkacağına dair belge imzalatılan Yıldırım'ın operasyon güzergahı (Önce 7. Kolordu Komutanlığı, sonra Lice'ye) ve operasyon ekibi de yine aynı (JİTEM'ci Doktor Ahmet ve Sakallı; MİT'ci Ozan ve Kemal). Yıldırım, bindiği helikopterde 'Eğer bu kez de başarısız olursak seni helikopterden atarız' şeklinde tehdit edildiğini söylüyor. İkinci opersayda kendilerine eşlik eden bir askeri helikopterin gerillalarca düşürüldüğünü belirten Yıldırım, operasyonu şöyle anlatıyor: 'Bu kez bindiğim helikopterde maskeli 9 özel harekatçı, bir ağır silah kullanan kişi, iki de üst düzey pilot bulunuyordu. Operasyon alanına hareket ettiğimizde aşağıda çok yoğun bir kalabalık vardı. Yoğun bir hava saldırısı yapılıyordu. Bizim içinde bulunduğumuz helikopter ikinci sıradaydı. Bizden önce bir helikopter iniş yaptı. Biz tam onun yanından manevra yapıp bir daire çizecektik ki iniş yapan helikopterin alev aldığını gördüm. Bunun üzerine bizim helikopter derhal geri çevrildi. Beni önce Lice'ye sonra da arabayla evime bıraktılar. Akşam eve geldiğimde televizyonda haberlerde gördüm. Helikopterin düşürüldüğünü söylüyorlardı. Ama kayıp için deniyordu ki 1 astsubay şehit düşmüş üç asker yaralanmış. Bunun yalan olduğuna eminim. Çünkü kendi gözlerimle gördüm. Helikopter inflak oldu. Ve içerisinde 9'u özel harekatçı olmak üzere en az 12 kişi vardı.'

İkinci MİT toplantısı

20 gün evinde dinlenen M. Sait Yıldırım bu süre içerisinde bilgi için sürekli JİTEM'ci Doktor Ahmet ve Sakallı tarafından aranarak, denetleniyor. 20. günün sonunda tekrardan MİT'e çağırılan Yıldırım ikinci kez üç günlük sürecek bir eğitime katılıyor. Bu kez gündemin Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın uluslararası bir komployla Türkiye'ye getirilişinin yıldönümü olan 15 Şubat süreci, Newroz ve olası sınırötesi operasyonun olduğunu kaydeden Yıldırım, bu eğitime de dönemin Diyarbakır Valisi Efkan Ala'nın yine eğitimci olarak katıldığını vurguluyor. Yıldırım, Ala'nın yanısıra, Diyarbakır MİT sorumlusu adına aynı yetkilinin ve yine Fatih Üsteğmen'in bu toplantıda da konuşma yaptığını belirtiyor. Ayrıca toplantıya bu kez Ulucanlar Cezaevi Müdürü'nün de katıldığını söyleyen M.Sait Yıldırım, müdürün cezaevindeki ajanlardan sorumlu kişi gibi davrandığını o konular üzerine konuşup eğitim verdiğini iddia ediyor.

Yeni görev Güney'e

M. Sait Yıldırım, toplantının ardından MİT'te sorumlu 'Müdür Ahmet' isminde üst düzey bir yetkilinin kendisine Güney Kürdistan'a oradan da gerillaların kontrolündeki Medya Savunma Alanları'na gidiş görevinin verildiğini belirtiyor. Yıldırım, yeni görev görüşmesinde şunlara dikkat çekiyor: 'Görevin verildiği görüşmemizde birkaç dakika da bir birileri odanın kapısından kafasını uzatıp bana bakıyor. 'Bu o' deyip, olumlar gibi kafalarını sallıyorlardı. Ne olduğunu anlamadım. Daha sonra beni başka bir salona aldılar. Karşımda yaklaşık yirmi kişi duruyordu. Müdür Ahmet'e bakıp 'Bu kişi belirttiğiniz kişidir, uygundur, gerillalar tarafından daha öncesinden güveni kazanılmış biridir' deyip bir şeyleri onaylıyorlardı. O kişilerin içerisinde itirafçı Şemo, Arteş, Siyabend, Koçer ve başka ajanlar da vardı. Şemo'yu daha öncesinden de tanıyordum. O da beni tanıdı.'

Ulucanlar Cezaevi Müdürü

Ajanlar ve itirafçılarla karşılaştırılma sırasında Ulucanlar Cezaevi Müdürü'nün yanına geldiğini ileri süren Yıldırım, aralarında geçen ilginç diyaloğu şöyle anlatıyor: 'Bana 'Oğlum sen beni tanımıyorsun. Bana iyice bak, ben Ulucanlar Cezaevi Müdürüyüm. Bak daha önce yazdığın raporlardaki herkes burada. Bak Şemo'yu bile buraya getirdim. Benim gücüm herşeye yeter. Kimi istersem buraya getiririm' dedi. Sonra telefon numarasını verdi ve 'Herhangi bir işin olursa cezaevleriyle ilgili beni arayabilirsin' dedi.'

Yıldırım görevine hazırlandırılıyor

MİT toplantısından birkaç gün sonra tekrardan aynı yere çağırılan ajan M. Sait Yıldırım'a bu kez Medya Savunma Alanları'na gidişi için hazırlıklar detaylı aktarılıyor ve eğitim veriliyor. Burada kendisine Medya Savunma Alanları'nda bulunan üst düzey yöneticilerin resimleri gösteriliyor. Ayrıca kendisine gösterilen bazı resimlerdeki kişileri bu alanda görmesi halinde kesinlikle ilişki kurması yasaklanıyor. Bu kişiler daha öncesinden Medya Savunma Alanları'na gönderilen diğer ajanlar oluyor. Burada da kullanmak üzere kendisine çeşitli şifreler veriliyor. Bu şifrelere göre, M. Sait yıldırım daha önceden belirtilen telefonu arayıp 'Bize şeker lazım' demesi durumunda işlerin iyiye gittiği ve sonuç almaya başladığına işaret, 'Bize bulgur gönder' denmesi durumunda da henüz zamana ihtiyaç var anlamına geliyor.

Sarmaşık operasyonu

Bu görüşme esnasında kendisinden istenenleri ve gidiş amacının ne olduğunu da açıklayan JİTEM ve MİT elemanları, öncelikle Medya Savunma Alanları'nda yakında olacaklarla ilgili Yıldırım'a bilgi veriliyor. Yani sınırötesi operasyon bilgisi. Bu operasyonun adı da söyleniyor: 'Sarmaşık operasyonu.' Bu operasyona ilişkin Yıldırım, şu bilgiyi veriyor: 'Bu operasyona göre öncelikle Güney Kürdistan'daki Kürt bölgelerine sızdırılmış birliklerce o hattan bir çember oluşturulacakmış. Güneyli güçlerin de istihbarat ve engelleme gibi kısmi desteği de alınacakmış. Ağırlıkta önceden belirlenen stratejik yerlere ve üst düzey yöneticilerin bulundukları yerlere hava saldırıları düzenlenecekmiş. Ama asıl olarak askeri harekat İran ile birlikte İran sınırından içeri girilerek yapılacakmış.'

Yöneticiler için sinyal

Ajan M. Sait Yıldırım, Medya Savunma Alanları'na ajanların farklı görevler için gönderildiğini vurguluyor. Kimi sabotaj, kimi suikast, kimi istihbarati bilgi için geldiğini söyleyen Yıldırım, kendisinin ise ilk görev olarak hava saldırıları için stratejik yerleri belirlemek ve bazı bilgilere ulaşmak üzere gönderildiğini belirtiyor. Bu sinyalleri kendisine verilen cep telefonuyla ileteceğini ifade eden Yıldırım, şöyle devam ediyor:

'Beni asıl olarak üst düzey yöneticilerin, stratejik, yine ağır silahların ve gerilların yoğun bulunduğu yerlerde sinyal vermek ve oraları haritalarda belli etmek için görevlendirdiler. Sonra burada silahların nasıl tespit edildiği hem Türkiye'den hem de yabancı ülkelerden kimlerin buralara gidip geldiğini, operasyona hazırlık planlarının ne olduğunu iletmemi istediler. Kendimi korumam için de bazı yöntemler gösterdiler. Örneğin olası bir durumda sinyal verdiğim yerlerden uzak durmamı istediler.' Bu görevi esnasında eğer başarı elde edebilir ve bir gelişme katederse yardım için Güney Kürdistan'da bulunan diğer JİTEM elemanlarıyla da ilişkilendirileceğini vurgulayan JİTEM'ci Doktor Ahmet ve Sakallı, ayrıca üst düzey yöneticiler karşısında kendisinden aldıkları bilgiler dahilinde sonuç alınırsa 200 bin YTL ve onun üzerinde para alacağı vaadinde de bulunuyorlar.

Pasaportumu MİT hazırladı

Bu hazırlık sürecinin ardından kendisinden istenen fotoğraf ve birkaç belgeyi alan MİT elemanları, M. Sait Yıldırım'ı Diyarbakır'daki yeni terminalde Zaxo arabasına bindirerek yolculuyorlar. 'Zaxo'da indikten sonra kendilerini arayıp ulaştığımı söyledim. İlk iş olarak Maxmur'a gitmemi ve oradan gerekli ilişkilenmeyi yakalamam gerektiğini belirtmişlerdi. Bir de Maxmur'a gitmişken 15 Şubat gününde örgütün üst düzey yöneticilerinden birilerinin orada bulunup bulunmayacağına bakmamı bu konuda kendilerine bilgi vermemi de istediler. Maxmur'a geldim ama söylediklerini yapmadım' diyen ajan Yıldırım, daha önce tanıdığı kişiler üzerinde Medya Savunma Alanları'na geçiyor. Ajan olduğu gerillalar tarafında anlaşıldıktan sonra yakalanan M. Sait Yıldırım, yakalandıktan sonra sık sık pişman olduğunu dile getiriyor. Ailesinin h�l� JİTEM'ci Doktor Ahmet ve Sakallı tarafından tehdit edildiğini ve ailesinin can güvenliğinin riskte olduğunu vurgulayan Yıldırım, ayrıca halkın, gençlerin ve kadınların bu ajanlaştırma çabalarına karşı uyanık ve dikkatli olmaları uyarısında bulunuyor.

KALKAN AÇIKLAMIŞTI: ÖLÜM MANGALARI ELİMİZDE

Kamuoyu Türkiye'nin PKK'ye yönelik 'suikast ve sızma' planı geliştirdiğine ilk olarak 19 Mart 2007'de KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan'ın açıklamalarıyla haberdar olmuştu. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın İmralı'da zehirlendiğine ilişkin 1 Mart 2007'de avukatları tarafından yapılan açıklamaya dikkat çeken Kalkan, 'Şu iyi bilinmeli ki, Önder Apo'ya yönelik geliştirilen sistematik zehirleme olayı planlı bir olaydır. Bu plan, 2006 yılının Temmuz ayında oluşturuldu. Türkiye devletinin sınırötesi operasyon yapıp yapmayacağı tartışması, tüm siyaset gündemini kaplıyordu. Böyle bir ortamda önemli toplantılar yapıldı ve kararlar alındı. Bunların önemli bir bölümü o zaman basına da yansıdı. Bazılarıysa yansımadı. Ya da yansıtılmadı, gizli tutulmaya çalışıldı' demişti.

Kalkan'ın sözünü ettiği toplantılar, ard arda gerçekleştirilen, 'Terör Zirvesi' toplantısı, Terörle Mücadele Yüksek Kurulu (TMYK) toplantısı, Bakanlar Kurulu toplantısı ve Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısıydı. Özellikle Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Bölge'ye 'başkomutan olarak bir sefer düzenleyen' Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Dışişleri Bakanı sıfatıyla başkanlık ettiği TMYK toplantısı dikkat çekiciydi. Bitlis, Siirt ve Van'da 13-15 Temmuz 2006 tarihleri arasında yaşanan çatışmalarda 14 askerin ölmesi üzerine, Başbakan Erdoğan'ın talimatıyla Ankara'da 'Terör Zirvesi' yapılmıştı. Bakanlar Kurulu da aynı gün bu konuyu görüşmek üzere toplanmış, 'sabrının tükendiğini' ifade eden Erdoğan, 'Bu toplantılar çok şeye gebe' demişti. Erdoğan ayrıca TMYK toplanmasını istemişti. Bu gelişmelerin ardından 16 Temmuz'da toplanan TMYK'de daha geniş katılımlı toplantıya sunulmak üzere bir 'öneri listesi' hazırlanmıştı. Dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün başkanlığını yaptığı TMYK toplantısına, Adalet Bakanı Cemil Çiçek, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Fevzi Türkeri, Genelkurmay 2. Başkanı Işık Koşaner, Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer, MGK Genel Sekreteri Yiğit Alpogan, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Ali Tuygan, MİT Müsteşarvekili Cemal Uzgören ve Emniyet Genel Müdürü Gökhan Aydıner katılmıştı.

Gül'ün denenmemiş tüm yöntemleri

Gül TMYK toplantısı sonrasında 'Bugüne kadar denenmiş denenmemiş tüm yöntemleri kullanacağız' açıklamasında bulunmuştu.

Gül'ün başkanlığını yaptığı TMYK'nin iki günlük bir toplantısını hatırlatan Duran Kalkan, şu değerlendirmelerde bulunmuştu: 'Bu toplantı önemlidir. Önemli kararlar alınmıştı. Zaten toplantının ardından hükümet toplandı. Kurulun kararlaştırdığı hususlar, hükümete götürülerek orada da karar haline getirildi ve temmuz sonunda MGK'ye sunuldu.' Kurulun iki günlük toplantısı ardından Abdullah Gül'ün birkaç kez tekrarladığı 'Terörle mücadelede siyaset organı, alması gereken tüm kararları almıştır. Kararları uygulayacak organlara gerekli yetki ve görevler verilmiştir. Dolayısıyla terörle mücadele artık hükümetin işi olmaktan çıkmıştır. Hükümet hem gereken kararı vermiş, hem yetki ve görev vermiş, hem de her türlü imkanı tesis etmiştir' açıklamasına dikkat çeken Kalkan, 'Yani önemli karar aldıklarını, artık PKK'ye karşı mücadelede ordunun, polisin, MİT'in ve istihbaratın sorumlu olduğunu ortaya koymuş oldu. Şimdi iyice ortaya çıkmış durumdadır ki, TMYK'nin, söz konusu toplantısında, örgüt yönetimimiz için her türlü yöntem kullanılarak öldürme kararı verilmiştir. Kurulun bu kararı hükümetçe de onaylanmıştır. Dolayısıyla MGK'den de onay alınmıştır' dedi.

Zapsu'nun özel timleri

Başbakanlık Danışmanı Cüneyt Zapsu'nun 17-20 Temmuz 2006 tarihleri arasında Kanal D'de katıldığı canlı yayındaki açıklamalarını da hatırlatan Kalkan, 'Biliniyor, bir günde dört büyük devletin elçileriyle görüştükten sonra Zapsu, Kanal D'nin akşam programında, 'teröre karşı mücadele' ve sınırötesi operasyon konusu dahil görüşler açıkladı. Çok somut söylemişti, 'Sınırötesi operasyon öyle onbin, ellibin, yüzbin kişilik askerle yapılacak bir operasyon değil, kimse öyle beklememelidir, bu bir özel kuvvet operasyonudur, özel tim operasyonudur' diyordu. Şunu da ekliyordu: 'Nitekim bu konuda gerekli hedefler belirlenmiş, görevlendirmeler yapılmış, birimler, yani özel timler harekete geçmiştir, operasyon başlamıştır. Hatta bazı birimler hedeflerine ulaşmış durumdalar. Yakında sonuçlarını herkes görecektir' diyordu. Şimdi bununla birleştirilince TMYK'nin toplantısı ve arkasından gelen hükümet ve MGK toplantılarında, örgütümüze ve yönetimimize yönelik yeni şeyler içeren kapsamlı bir planlamanın ortaya çıkarıldığı anlaşılıyordu' diye konuştu. Duran Kalkan bu gelişmeleri zamanında nasıl değerlendirdiklerine ilişkin şunları söyledi: 'Zaten devlet ve hükümet yetkilileri, 'terörün katlanılabilir sınırlara çekilmesi' gereğinden söz ediyorlardı. Kendi amaçlarını, o dönemde 'terörün katlanılabilir, yaşanılabilir sınırlara' yani marjinal sınırlara çekilmesi olarak tanımlıyorlardı. Dolayısıyla, Hareketimiz bu biçimde marjinal kılınıp siyasi güçten düşürülerek, 'Önder Apo örgütsüz bırakılmak isteniyor' diye değerlendirdik. Çünkü Önder Apo'yu imha edemediler. Uluslararası Komplo'nun temel amacı imha etmek olmasına rağmen onu başaramadılar. Yine Önder Apo'yu susturamadılar. İmralı sistemi, tarihte eşi bulunmayan izolasyon, işkence ve baskı sistemi olmasına rağmen Önder Apo, bu sistemi de parçaladı. Kendini yenileme, yeniden yaratma gücünü gösterdi. Dolayısıyla Özgürlük Hareketimizin yenilenmesi, yeniden yapılanması ve daha güçlü gelişmesi gibi bir süreç gelişti. İmralı sistemi de Önder Apo'yu engelleyememiş oldu. Önder Apo'nun dehası ve çalışma gücü karşısında İmralı sistemi de yenilmiş oldu. Dolayısıyla imha edemeyince, engelleyemeyince bu sefer, örgütsüz bırakılarak başarısız kılınmak, yenilgiye uğratılmak isteniyor. Örgüt olmayınca, oluşturulan düşünceler pratikleşmeyince tabii Önderlik gerçeğimizin toplumsal yaşamda etkili olması gerçekleşmeyecekti. Böylece Önder Apo durdurulmak, başarısız kılınmak ve yenilgiye uğratılmak isteniyor, demiştik.'

'Öldürülecekler ve tutuklanacaklar'

TMYK'de 'öldürülecek ve tutuklanacaklar' listelerinin hazırlandığını da kaydeden Kalkan, şu çarpıcı açıklamalarda bulunmuştu: 'TMYK'nin iki liste hazırladığı açığa çıkıyor. Birincisi 'öldürülecekler listesi', ikincisi 'tutuklanacaklar listesi' Tutuklanacaklar listesi basına da verildi. ABD'nin PKK koordinatörüne veriliyor ve iadeleri isteniyor. Avrupa'dan ve Irak'tan isteniyor. Türkiye'nin içinde olanlar tutuklanıyorlar. Böyle tutuklanması gerekenler listesi var. Yüz kişinin üzerinde isimlerden oluşuyor bu liste. Bu liste yanında bir de vurulacaklar listesi var. Bunu söz konusu kurul kararlaştırmış, hükümet de onaylamıştır. Tabii Genelkurmay'da da uzlaşma ve işbirliği dahilinde MGK'nin olurundan geçirilerek bu karar uygulamaya konmaya çalışılıyor. Cüneyd Zapsu'nun Özel Kuvvet Operasyonu dediği operasyon işte budur. Listedekilerin öldürülmesi için görevlendirilen özel tim kuvvetini ifade ediyor. Nitekim, böyle görevlendirilmiş birçok tim var. Hemen sonra Ağustos 2006 başında, HPG Meclis üyesi İbrahim arkadaşımız böyle bir saldırının kurbanı oldu. Zaten o durum bizi bu konuda biraz daha uyardı. İşte Amed'de 7 gerillanın yine böyle bir kontra kişi tarafından katledildiği bilgisi şimdi basına yansıyor. Bir de Cüneyd Zapsu'nun ölüm mangalarının bir bölümü elimizdedir, açığa çıkarmış ve tutuklamış bulunuyoruz. Onların verdiği bilgiler var. Kimlerin öldürülmek istendiğine dair epeyce bilgimiz oldu. Kurulun hazırladığı ölüm listesinin bir bölümünü biliyoruz şimdi. Yine bu ölüm mangalarını kimlerin eğittiği, hangi yollardan geçirildikleri, neyle görevlendirildiklerine dair de elimizde önemli bilgiler var. Yani Zapsu'nun timleri şimdi hesap verme safhasındadırlar. Öyle anlaşılıyor ki, Temmuz 2006'dan bu yana AKP hükümeti ve Türkiye yönetimi, ne zaman ölüm haberimizi duyacaklarını beklerlermiş. Türkiye devleti tarafından öldürülme kararı verilen sadece Önder Apo değil, PKK'nin bir grup yöneticisidir. Bazı isimler daha çok önde zikrediliyor. Olmazsa, direnişi örgütleyen bütün yönetimlerin imha edilmesi görevinin bu timlere verildiğini biliyoruz. Onlar bize söylemiş durumdalar. Açığa çıkarmış durumdayız.'


Doğan Çetin / Eriş Qoser - ANF- BEHDİNAN
En son Piremerd tarafından 10 Eki 2007 13:23 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.


Piremerd
Üstteğmen
Üstteğmen
Mesajlar:413
Kayıt:07 Kas 2006 13:36

Re: Jitemciler Konuşuyor

Mesaj gönderen Piremerd » 10 Eki 2007 13:19

Hakkari'de yaşayan Ege Ailesi'nden Serhat Ege polis istihbaratı ve kız kardeşi Derya Ege JİTEM tarafından ajanlaştırılarak birbirlerinden habersiz Medya Savunma Alanları'na gönderildi

Resim

İki kardeş birbirlerinden habersiz ajanlaştırıldı

HPG gerillalarının denetiminde bulunan Medya Savunma Alanları'nda yakalanan ajanların şok ittirafları sürüyor. Medya Savunma Alanları'na sadece JİTEM değil, emniyet birimleri de ajan gönderme faaliyeti yürütüyor. Serhat Ege 'iş' için gittiği Hakkari Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi'nin ağına düşürülerek, ajanlaştırılıyor. 'Bir çay parasıyla ajanlığa başladım' diyen Serhat Ege'nin ilk hedefi DEHAP'a gidenleri ihbar etmek. 1999 yılından bu yana ajanlık yapan Serhat Ege, polisle nasıl ilişkiye girdiğini, neden tutuklandığını ve nasıl bırakıldığını, polisle başka kimlerin ajan olarak çalıştığını, iki taraflı nasıl çalıştığını, gerilla alanında neden eğitim görmek istediğini, gerilla yönetimiyle niçin ilişki kurduğunu, patlayıcı işine niye giridiğini, sahte makbuzlarla kiminle HPG adına nasıl para topladığını, topladıkları parayı ne yaptıklarını bir bir ittiraf etti.

DEHAP'ta göze çarpan kimdir?

Bir çay parasıyla başlayan ajanlık

HPG Sorgu Komisyonu'na konuşan ajanların şok itirafları sürüyor. Sorgu Komisyonu'na itiraflarda bulunan bir diğer ajan da Serhat Ege... HPG Sorgu Komisyonu'na her şeyi anlatan Ege'nin verdiği bilgilere göre, polis adına ajanlık yapması bir çay parasıyla başlıyor. 1984 Hakkari Ceylanlı köyü doğumlu Serhat Ege, daha önce Mustafa Kemal ismini taşıyor. Ancak mahkeme kararıyla bu ismi değiştirerek Serhat Ege yapıyor. Ege'nin polisle ilişkilenmesi ise lise arkadaşı Abdurrahman Çiftçi aracılığıyla 1999 yılında başlıyor. Polis, Ege'den para karşılığı DEHAP'a gidip gelmesini ve kimi bilgiler getirmesini istiyor. Serhat Ege, polisle ilişkisini şöyle açıklıyor: 'Verdiğim bilgiler karşılığında bana önce bir çay parası verdiler. Al şu parayla bir şey içersin dediler. Bir çay parasıyla başladım. Birkaç defa bu tür görüşmelerden sonra DEHAP'e gittim ve DEHAP'a giden bazı kişilerin isimlerini verdim.'

İran'da gözaltına alınıp tutuklandım

DEHAP'a polisin istemi üzerine bilgi almak üzere gidip gelmeye başlayan Serhat Ege, 2001 yılında katıldığı Newroz gösterilerinde gözaltına alınarak tutuklanıyor. Tutuklandığı zaman henüz 18 yaşını doldurmamış olan Ege, birkaç cezaevinde kaldıktan 15 ay sonra yaşı küçük olduğu için serbest bırakılıyor. Serbest bırakılmasının ardından gerillaya katılmak için yola çıkan Ege, bir arkadaşıyla İran'da yakalanarak tutuklanıyor. Serhat Ege, İran'da tutuklanmasını şöyle anlatıyor: 'İran'da Urmiye yakınlarında kimlik kontrolü esnasında gözaltına alındık. Bizi 4-5 gün bir karakolda tuttular. Hiçbir sorgu yapmadılar. Bizi tutuklayarak para cezası verdiler. Burada tanıştığımız bir Kürt aracılığıyla ailelerimizle ilişkiye geçerek para istedik. Ailelerimiz parayı yatırdıktan sonra İranlılar bizi Esendere sınır kapısına getirdiler. Orada bizi Türkiye'nin gözaltına aldığı kaçakçılarla takas yaptılar. Daha sonra Esendere Sınır Karakolu'na götürdüler. Biz onlara Hakkarili olduğumuzu oruç ayında olduğumuz için İran tarafına geçerek çay, hurma, şeker gibi şeyler getirerek ailelerimizi geçindirmek istediğimizi söyledik. Sonra bizim sabıkamızın olup olmadığını araştırdılar. Sabıkamız yoktu. Ama bize 'Siz sınırı yasal olmayan yollarla geçmişsiniz, bunun için sizi savcılığa göndereceğiz orada belli bir para cezası verdikten sonra serbest bırakılısınız' denildi. Savcılıkta 50 milyon para verdik ve serbest bırakıldık.'

Pişmanlık yasasından faydalandık

Serhat Ege'yle birlikte gerillaya katılma kararı alan arkadaşının dayısı Çadır Çifçi, Hakkari Emniyet Müdürlüğü'nde polis memurluğu olarak görev yapıyor. Çifçi, Ege'nin İran'a gerilla güçlerine katılmak için gittiği bilgisini alması üzerine, Serhat Ege polis tarafından yeniden gözaltına alınıyor. Ege, gözaltına alınmasını şöyle aktarıyor: 'Çadır Çiftçi, yegeni olan arkadaşıma 'Ben olmasam seni tutuklayacaklar, eğer bana kiminle gittiğini söylersen seni tutuklamayacağız' demiş ve benimle gelen kişi ismimi vermiş. Ondan sonra bizim eve baskın yaptılar. Baskın yaptıklarında evde değildim. Daha sonra evin önünde iki sivil polis arabası önümü kesti. Arabanın içinde benimle İran'a gelen arkadaşım vardı. Zaten beni polislere gösteren de kendisi oldu. Direkt emniyete götürdüler. Burada bana işkence yaptılar. İşkence esnasında kafam kırıldı. Bizi savcılığa çıkardılar savcılıkta verdiğimiz ifade sonucu bizi gönderen kişiyi de gözaltına aldılar. Üçümüzü mahkemeden sonra Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi'ne götürdüler. Her üçümüzde tutuklandık. Ondan sonra bize, 'Eğer pişmanlık yasasından yararlanırsanız kurtulursunuz yoksa onun dışında asla buradan kurtulamazsınız' dediler. Biz de onlara yasadan faydalanmak istiyoruz dedik. Cezaevinde 6 ay kaldıktan sonra Mayıs 2003'te bırakıldık.'

Babamla Emniyete iş için gittik

İkinci kez girdiği cezaevinden çıkan Ege, babasının isteği üzerine Emniyet'e gidiyor. Babasının amacı, Ege'ye Emniyet aracılığıyla bir işe koymak. Ancak Emniyet'in Serhat Ege'ye bulduğu iş ajanlık oluyor. İş için gittiği Emniyet'e ajan olarak çıkan Ege, şunları kaydetti: 'Cezaevinden çıktıktan sonra belli bir süre evde kaldım. Ondan sora babam bana 'Seni emniyete götüreyim belki orada sana bir iş bulurlar' dedi. Ben de kabul edip babamla emniyete gittim. Emniyete gittiğimizde o zamanki Emniyet Müdürü'nün adı Zekeriya Kahraman idi. Beni onunla görüştürdüler. Emniyet Müdürü bize tekrar pazartesi günü gelmemizi söyledi. Ondan sonra ben ve babam emniyetten ayrıldık. Pazartesi günü babama 'Gel gidelim bize randevu verilmiş, belki bana bir iş verirler' dedim. Babam benim tek gitmemi istiyordu. Ben de tek başıma gittim. Emniyet Müdürü'nün odasına girdiğimde odada Emniyet Müdürü'nün yanı sıra takım elbise giymiş 1.75 boylarında, esmer, saçını arkaya taramış başka biri vardı. Her ikisiyle tokalaştıktan sonra bana isminin Tolgahan Eren, görevinin ise İstihbarat Şube Müdürü olduğunu söyledi. Ondan sonra bana 'İş arıyorsun ama sana verebilecek bir işimiz yok' dediler. Bir süre öyle birbirlerine baktıktan sonra bana 'Ama eğer sen DEHAP'a gidip kimlerin gelip gittiğini, ne konuştuklarını bize söylersen biz de sana yardımcı oluruz, maddi anlamda da sana destek sunarız' diyerek resmen ajanlık teklif ettiler. Ben de bunun sonucu ne olur, nereye varır, hiç düşünmeden o an kabul ettim bu teklifi. Bana cep telefonunu verdi ve Tolgahan'a dönerek 'Tolgahan bu sana emanet' dedi. O zaman ismim Mustafa Kemal idi. O da ismimi not aldıktan sonra telefon numarasını bana verdi. Telefon numarası da 0532 681 66 74'tü. İyi hatırlıyorum numarası buydu. Kimlik bilgilerimi aldıktan sonra beni gönderdi.'

DEHAP'ta göze çarpan kimdir?

Bu görüşmesinin ardından artık resmen ajan faaliyeti yürüten Serhat Ege, bu süre içerisinde DEHAP'a gidip gelmeye başlıyor. DEHAP'ta tanıdığı kişilerin isimlerini ve DEHAP çalışmalarına ilişkin bilgiler aktaran Ege, bu süre içerisinde Tolgahan adlı İstihbarat Şube Müdürü'nden para yardımı alıyor. Bir süre sonra Tolgahan, Ege'yi istihbarat şubesine çağırmış. Ege, şubedeki dakikaları şöyle anlatıyor: 'Tolgahan ile birkaç kez daha görüştükten sonra beni emniyete davet etti. 'Bana eğer gelirsen girişte istihbarat şubeye çıkacağını söyle' dedi. Hakkari Emniyet binası beş katlıdır. İstihbarat Şubesi ise bu binanın dördüncü katındadır. İstihbarat şubeye giderken uzun bir koridordan geçiyorsun. Kapıya geldikten sonra kapının hemen üstünde bir güvenlik kamerası bulunmaktadır. Kapı zili çaldığı anda kamera direkt kapıda bulunan kişinin yüzüne kilitleniyor. Ayrıca elinde poşet var mı yok mu diye çok dikkat ediyorlar. Elinde poşet varsa hemen müdahale ediyorlar. İçeri girdiğimde Tolgahan beni içeri davet etti. Odanın içerisi bir ofis şeklinde döşenmişti. Onunla tokalaştıktan sonra oturmamı istedi. Bana nasıl gidiyor, işinde bir ilerleme var mı yok mu, DEHAP'a gidip geliyor musun? dedi. Ben de DEHAP'a gittiğimi söyledim. 'Peki, orada en çok göze çarpan kimdir' diye sordu. Ben de ona orada tanıdığım birkaç kişinin ayrıca sürekli DEHAP'a giden birkaç akrabamın ismini verdim.'

Aydın Değirmenci ile tanışmam istendi

Tolgahan, görüşmede Serhat Ege'ye, Aydın Değirmenci adlı kişinin ismini veriyor. Şube Müdürü, Ege'den bu kişiyle ilişkilenmesini, bu kişi yle yakın çalışmasını istiyor. Serhat Ege, Aydın'la ilişkisini, 'Ben de DEHAP'a her gittiğimde artık Aydın'ı takip ediyordum, ne yapıyor ne ediyor, kimlerle ne alıp veriyor, kimlerden en çok bahsediyor, bunları izliyordum. Genelde çok açık konuşuyordu, gerillalardan çok açık bir şekilde bahsediyordu. Ben de bu süreçte Aydın Değirmenci ile artık tanışmıştım. 2003 yılıydı. Ben Aydın'a örgütle ilişkilenmek istediğimi söyledim. Aydın, bana 'Eğer savaşçı varsa seni örgütle tanıştırırım' dedi ve bana telefon numarasını verdi. Aydın 30-35 yaşlarında 1.75 boylarında, iri yarı, yaklaşık 90-100 kilo civarında, ayrıca bağırsak kanseri olan biriydi. Onunla birkaç defa görüştükten sonra Tolgahan görüşmelere daha çok sıcak yaklaşmaya başladı' şeklinde anlatıyor.

Bize Özgür Halk ve Genç Bakış getir

Aydın'la görüşmeleri ilerleyen Serhat Ege, bu süre içerisinde istihbaratçı Tolgahan'la ilişkilerini daha da samimileştiriyor. Aydın'la görüşmelerinin içeriğini sürekli Tolgahan'a aktaran Ege'den, ayrıca kendisine verilen paralarla Özgür Halk ve Genç Bakış dergilerini alıp emniyete getirmesi isteniyor. Ege, devamla şunları söylüyor: 'Bir ara bana cep telefonu aldılar. Ericsson marka bir telefon ve bir sim kartı aldılar. Tolgahan'la görüşmelerimizi de Gazi Mahallesi'nde bulunan Kürtçe ismi Gupsê olan bir yerde yapıyorduk. Tolgahan ve şoförü geliyordu görüşmeye. Şoförünün Urfalı olduğunu söylüyordu. Adı Cafer'di. Cafer esmer, bıyıklı, saçları önden seyrelmiş, 1.65 boylarında biriydi. Şoförünü görüşmelere katmıyordu. Kendisi geldikten sonra şoförünü gönderiyordu. Görüşmelerimiz genelde akşam üzeri oluyordu. Bir gün yine geldi. Tokalaştık. Yanıma oturdu. Bazı şeyler sordu. 'DEHAP'ta kimleri görüyorsun, Aydın'a yanaştın mı? Aydın ne diyor?' türünden sorular sorarak bilgi alıyordu. Ben de ona işte Aydın'ın bana 'Eğer katılımcı getirirsen seni örgütle ilişkilendiririm' dediğini söyledim. Ondan sonra bana 10 milyon verdi ve 'Bunun 5 milyonu senin olsun, diğer 5 milyonuyla da bize Özgür Halk ve Genç Bakış dergilerini getir, onları da takip etmemiz gerek' dedi.'

Sorun değil dağa gitsinler

Aydın ile ilişkilerini daha da geliştiren ajan Serhat Ege, bu süre içerisinde Aydın'ın kendisine söylediği gibi dağa göndermek üzere genç aramaya başlıyor. Bu sırada dağa gitmek isteyen bir genç, Ege'den yardım istiyor. Bu bilgiyi anında istihbaratçı Tolgahan'a ileten Serhat Ege, müdürden 'Sorun değil, gitsinler' yanıtını alıyor. Ege, 'Bir gün dışardan daha önce tanıştığım biri bana ben örgüte katılmak istiyorum diyerek yaklaşmak istedi. Bende bunu Aydın'a söyledim 'biri var katılmak istiyor'. Aydın bana onu götüreceğini söyledi. Onunla tanıştırmamı istedi. Ama ona gerçek ismimi söyleme beni Mamoste olarak tanıt dedi. Zaten Aydın, gerillalarla ilişkilendiğinde kendini mamoste olarak tanıtıyordu. Ben genci ve beraberindeki bir bayanı Aydın'la görüştürdüm. Aydın onları aldı, götürdü. Ben de hemen Tolgahan'ı aradım, görüşmek istediğimi söyledim. Katılmak isteyen iki gencin olduğunu söyledim, o da onların isimlerini not aldıktan sonra 'Bana tamam sorun değil bunlar gitsin' dedi. O görüşmede bana 15 milyon para verdi' diye konuşuyor.

Gerilla yönetimiyle sen ilişkilen

Aradan geçen birkaç günden sonra Serhat Ege'nin, Aydın aracılığıyla gönderdikleri iki genç, tutuklanıyor. Ardından tutuklanan Aydın da, verdiği ifadelerle DEHAP'ta birçok kişinin gözaltına alınmasına sebep oluyor. Aydın, tutuklandıktan sonra Serhat Ege'nin bu kez ilişkilendiği kişi Turan Yıldız oluyor. Serhat Ege, Yıldız ile ilişkilenmesini şöyle anlatıyor: 'Aydın bana Van'ın Başkale ilçesine bağlı olan Esenyamaç köyünde oturan Turan Yıldız'ın da örgütle çalıştığını söyleyerek beni onunla ilişkilendirdi. Daha sonra Keskin adında bir kişi yanıma gelerek parti saflarına katılmak istediğini söyledi. Ben de bunun ismini Tolgahan'a söyledim. Tolgahan onun ismini de yanına not aldı ve bana bu sefer 'Sen götür' dedi. 'Bu sefer kendin oradaki örgüt yönetimi ile görüş' dedi. Ben ertesi gün yola çıktım. Ondan sonra Turan'ı aradım, geldi. Turan 1.75 boylarında, kumral, saçlarını arkaya tarayan bıyıklı, yaklaşık 65 kilo civarında biriydi. Bizi görüşme yerinden kendisine ait bir pikapla Esenyamaç köyüne götürdü. Bir süre orada kaldıktan sonra Turan ile beraber gerillaların bulunduğu bir yere gittik. Burada gerillalarla ilk kez ilişkilenmiştim. Orada Fuat adında biriyle tanıştım. Bu Fuat denilen kişi zaten sonradan kaçmış. Keskin adındaki genci de ona teslim ettik. Keskin adlı kişi de daha sonra örgütten kaçarak Hakkari'ye yerleşti.'

Müdür: PKK'ye mi çalışacağız artık

Gerillalarla ilişkilendikten sonra Serhat Ege, gerillaların yanına gidiş gelişlerde elde ettiği bilgileri her defasında Tolgahan ile randevulaşarak iletiyor. Bu görüşmelerde cüzi miktarlarda parada alıyor. Bir süre sonra İlyas Özdemir adlı kişinin gerillaya gitme isteği üzerine, Tolgahan'ın yanına giden Ege, görüşmesini şöyle dile getiriyor: 'Birkaç gün geçtikten sonra İlyas Özdemir adındaki kişi ile tanıştım. Bana saflara katılmak istediğini söyledi. Ben de İlyas ile görüştükten sonra Tolgahan ile aynı yerde görüştük. Görüşmemizde Tolgahan bana 'Biz PKK'ye mi çalışacağız artık' gibisinden bir şeyler söyledi. Bana 'Bu gençleri katma, bu işleri yapma, başka işler yap' gibisinden nasihatlerde bulundu. Ben bunu dikkate almadım. İlyas ile görüştükten sonra gideceğimiz günü kararlaştırdık, ondan sonra ben Turan'ı aradım ve her zamanki gibi Basudê köyünde buluştuk. Bizi arabasıyla köyüne götürdü, ondan sonra beraber arkadaşların bulunduğu alana geçtik. İlyas'ı teslim ettik, sonra bir gün orada kaldık. Ondan sonra Fuat bizi geri gönderdi. İlyas da Keskin gibi daha sonra örgütten kaçtı.'

Polis beni tanımazlıktan geldi

Ege'nin gençleri gerillaya götürerek bilgi getirmesi yerine başka işler yapmasını isteyen istihbaratçı Tolgahan, Serhat Ege'nin gençleri dağa götürmesini uygun görmüyor. Tolgahan'ın rıza göstermemesine rağmen ikinci kez gençleri gerillaya gönderen ve böylece bilgi getiren Serhat Ege, ikinci girişiminde Aydın ile birlikte polis tarafından yakalanıyor. Bu sırada Tolgahan'dan yardım isteyen, ona çalıştığını belirterek kurtulmaya çalışan Ege, beklemediği bir yanıt alıyor: 'Biz karışmıyoruz, Ne yapıyorsanız yapın.' Ege, şöyle anlatıyor: 'Yakalanmamızın ardından Tolgahan için çalıştığımı, onun bizim buraya geldiğimizden haberi olduğu belirterek onlara Tolgahan'ın telefon numarasını verdim. Biraz aradan geçtikten sonra bizi gözaltına alan polisler yanıma gelerek bana biz Tolgahan'ı aradık fakat Tolgahan 'Bu gidişinden haberim yok ne yapıyorsanız yapın' dedi.'

Polise çalışıyorum aramızda kalsın

Gözaltında iken Ege'yi sorgulayan polis, Ege'ye yazılı ifadesini imzalamasını, zaten Aydın'ın da kendilerine çalıştığını, mahkemeye çıkıp kısa bir süre cezaevinde kaldıktan sonra serbest bırakılacaklarını söylüyor. Mahkemede tutuklanıp önce Başkale Cezaevi'ne, Van'a ve ardından Bitlis Cezaevi'ne götürülen Serhat ve Aydın isimli ajanlar, bir süre sonra serbest bırakılıyor. Cezaevinden çıkarken Serhat Ege ve Aydın arasından şöyle bir konuşma geçiyor: 'Ben Aydın'a gözaltındayken onlara çalıştığını söylüyorlar doğru mu? diye sorduğumda bana 'Doğrudur ama bu aramızda kalsın' dedi. Ayrıca serbest bırakılıp Hakkari'ye vardığımızda Aydın bana 'Bu yaşananların hepsi aramızda kalsın' diyordu. Sen askere gidersen de 'Ben hem sana para gönderirim hem de burada ailene yardım ederim' dedi.'

Yakalanırsan muhakkak bıraktırırız

Askerden döndükten sonra bir süre boş ve işsiz kalan Serhat Ege, daha öncesinden gittiği Hakkari Emniyet Müdürlüğü'ne bir kez daha giderek Tolgahan'ı sorar. Tolgahan'ın tayini çıktığını öğrenen Ege, bu kez diğer polislerle ilişkileniyor. Serhat Ege, Hakkari Emniyeti'ne tekrardan gidişini şöyle anlatıyor: 'İşsiz olduğum için tekrar istihbarat şubesine gittim. Daha önce orada çalışanların bir çoğu değişmişti. Beni içeri aldılar. Ben onlara müdür ile görüşmek istediğimi söyledim. İsminin Gökhan olduğu söyleyen beyaz tenli 1.70 boylarında, çocuk yüzlü, seyrek sakallı, asker tıraşlı biri geldi. Tolgahan'ın yerine gelmişti. Beni içeri aldı. Tolgahan'ın beni anlattığını söyledi. Gökhan bana istihbarat şube müdürlüğünün santral numarasını verdi. 0 438 211 60 09 numaralı telefondan kendisini arayabileceğimi belirtti. 'Yalnız ben çalıştırdığım adamlarla bire bir görüşmüyorum, yardımcım Serhat ile görüşeceksin' dedi. Serhat 1.70 boylarında, esmer, kıvırcık saçlı, saçları arkaya taralı, bazen sakal bırakıyordu. 75 kilo kadar vardı. Serhat içeri geldi. Serhat'a işte bu Mustafa Kemal diyerek beni tanıştırdı. Serhat bana 'Tolgahan senden çok bahsetti seni tanıyoruz sen bize yardımcı olursan biz de sana yardım ederiz' dedi. Ayrıca 'Bir daha yakalanma durumun olursa bu sefer muhakkak seni bıraktıracağız' dediler. Serhat bana cep telefonunu verdi ve bana 'Eskiden çalışmışsın bu çalışmayı biliyorsun' dedi.'

Artık ismin Ali Günver olacak

Görevine yeniden başlayan Serhat Ege, Aydın adlı kişiden yeniden ilişki isteniyor. Bu süre zarfında Serhat isimli istihbarat çalışanı ile de görüşen Ege'ye bu görüşmelerin birinde yeni bir isim veriliyor. Serhat Ege, 'Serhat'ın şoförünün adı Ömer idi ama Serhat onunla konuştuğunda ona Necati diyordu. Bu Necati de görüşmeye geliyordu ama benimle sürekli Serhat konuşuyordu. Serhat bana bir görüşmemizde bundan sonra senin adın Ali Günver'dir dedi' diye konuşuyor. Aydın'ın 'Artık ben bu işlerle ilgilenmek istemiyorum sen Turan'la görüşürsün' demesi üzerine Ege, Turan'la ilişki kuruyor. Turan'la birlikte gerillaların yanına gidip gelen Ege, burada yeni gelen gerillalarla tanışıyor, edindiği bilgileri de istihbaratçı Serhat'a iletiyor. Tekrardan gerillalarla ilişkilenmeye geçen Ege, şunları belirtiyor: 'Turan'ı aradım ve onunla görüşmek istediğimi söyledim, 'Gel görüşelim' dedi. Turan ile birlikte Başkale'ye gittim oradan da Esenyamaç köyüne gittim. Daha sonra Turan Yıldız ile beraber arkadaşların bulunduğu alana geçtik. O bölgeye bazı arkadaşlar yeni gelmişti onlarla da tanıştım. Bize niçin geldiğimizi sordular. Biz de onlara kendilerine çalıştığımızı anlattık. Onlar da bizi üst düzeydeki arkadaşların yanına gönderdiler. Onlar da bize telefon numaralarını verdiler, orada birkaç gün kaldıktan sonra tekrar gittiğimiz yol güzerg�hından geri geldik. Hakkari'ye ulaştıktan sonra tekrar Serhat'ı aradım. Bana nasıl geçti, kimleri gördün, ne vardı ne yoktu gibisinden sorular sordu. Ben de ona gidiş şeklini anlattım. Sorumlu arkadaşın bana verdiği telefon numarasını ona verdim.'

Eğitim görüp geri döneceğim

Gerilla güçlerinin yanına sık sık gidip gelmeye başlayan Serhat Ege, bir görüşmede gerillaya katılma talebinde bulunuyor. Güney'e gönderilen Ege, burada elde ettiği bilgileri ve ilişkileri geri döner dönmez Serhat adlı istihbarat sorumlusuna iletiyor. Ege, bu görüşmesinde Atilla isimli bir istihbaratçıyla tanışmasını şöyle kaydediyor: 'Güneye gittiğimde ben sorumlu arkadaşlara katılmak için gelmedim, sadece eğitim görüp geri gideceğim dedim. Arkadaşlar da bana eğer gitmek istiyorsan şimdi git eğitim uzun sürecek dediler ve beni geri gönderdiler. Hakkari'ye gittim. Bütün bunlar 2006 yılında oluyordu. Bu sefer dağ sahasının iki alanıyla ilişkilerim oldu. Hakkari'ye geri geldiğimde yine Serhat ile görüştüm. Ona detaylı bilgiler verdim. Ama bu sefer görüşmeye bir polis daha gelmişti Adı Atilla olan 35 yaşlarında, bekar, saçları önden hafif seyrelmiş, bazen sakallı, 80 kilo civarında, esmer tenli, ela gözlü biriydi. 'Tekrar eski alanla ilişkilen' dediler.'

'Patlayıcı temin edebilirim'

Bir süre sonra Serhat isimli istihbarat sorumlusunun Ege'den yeni bir isteği oluyor. Serhat, artık savaşçı götürmek yerine patlayıcı işine girmesini öneriyor: 'Serhat 'Bundan sonra biz o alana savaşçı götürmeyeceğiz' dedi. Ondan sonra 'Legal kurumlarla ilişkini kes ve eski milislerle bağlantılarını kes. Onlar yakalanırsa senin için iyi olmaz. Bundan sonra senin görevin örgütün o alanında bulunan yönetim düzeyindeki arkadaşlarıyla bağlantı kurmak ve onlara ben sizin için patlayıcı işini yapabilirim diyeceksin' dedi.'

Bayhan 4 bin dolarla kayboldu

Daha öncesinden gerillalara patlayıcı konusunda yardımcı olduğu iddia edilen Bayhan Saklı adlı kişinin gerillalardan aldığı on bin doları çalıp izini yok etmesi üzerine gerillalar Serhat Ege'ye kızıyor. Bunun sebebi Bayhan Salkı adlı kişiyi bu iş için bulan Serhat Ege'nin kendisi olması. Ege, devamla şu ittiraflarda bulunuyor: 'O dönem dışardan tanıdığım 25 yaş civarında, sarışın, top sakal bırakan, zayıf 1.65 boylarında, 55-60 kilo civarında olan Bayhan Saklı'yı yanımda götürdüm. Bayhan arkadaşlara 'Ben patlayıcı işi yapabilirim' dedi. Arkadaşlar da onu kabul ettiler. Onunla birkaç kez öyle gidip geldik. Arkadaşların yanına bu gidişimizi de Serhatgile söylüyordum. Serhat bana 'Bu Bayhan daha önce eroin işi yapmış bu patlayıcı işini bırak o yapsın, sen karışma' dediler. Bana 'Sen de onunla git gel. Ondan haberin olsun, ama sen fazla karışma' dediler. Bayhan ile beraber birkaç defa öyle arkadaşların yanına gidip geldik. Bayhan'ın eylül ayında gidişinde arkadaşlar Bayhan'a 'Bizim bir patlayıcı işimiz var. Sana 4 bin dolar vereceğiz, sen bu işi yapacaksın' demişler. 'Parayı masraf olarak harcarsın ama bu patlayıcıların da mutlaka yerine ulaşması gerek' demişler. Bayhan parayı aldıktan sonra izini kaybettirmişti. Antalya'ya kaçmıştı. Arkadaşlar kızdılar. Polisler de Bayhan'ın bunu yaptığını biliyordu ve ses çıkarmıyorlardı. Ben de bunu polislere anlattım. Polisler de 'Tamam sen gerillaların yanına git bu işi ben yapacağım de, kendi ilişkilerimle yapacağını söyle sadece sana ilişki versinler yeter' dediler.'

Adamı alırsanız deşifre olurum

İstihbarat elemanlarının isteği üzerine gerillalarla patlayıcı işi için ilişkilenen Ege'nin ilk işi bir miktar patlayıcıyı Muğla'ya götürmek oluyor. Bunun için masraflarında kullanmak üzere bir milyar para alan Ege, bu durumu her zamanki gibi içerisinde bulunduğu şebekeye iletiyor. Van'dan alacağı patlayıcıları Muğla'da oturan birine teslim edecek olan ajan Serhat Ege, şöyle konuştu: 'Polisler 'Tamam sen Van'a git birkaç gün sonra biz de Van'a geleceğiz' dediler. Van'a gittim. Daha sonra polisler de geldi. Serhat da yanımdaydı. Onlarla beraber ilişki kuracağım kişiyi telefonla aradım. İlişki kuracağım kişi telefona çıktığında ona daha önce anlaştığımız şifreyle şöyle dedim: 'Sen arkadaşların teyzesinin oğlu musun? Evet' dedi. Ona seninle görüşüp o emaneti almam gerek dedim. Polisler bizi adım adım takip ediyordu. Ben emaneti aldım o kişiden. Ben emaneti aldıktan sonra polisler beni arkadan takip ediyordu. Tenha bir yerde önümü kestiler. Bana paketi aç içinde ne var dediler. Arabaya almadan bakmak istediler. Açtılar baktılar. Bana C4 olduğunu söylediler. Bana 'Sen çarşıya git biz seni sonra ararız' dediler. Aradan bir süre geçtikten sonra beni aradılar, görüşelim dediler. Görüştüm onlarla. Onların arasında sürekli yabancı biri konuşuyordu bu sefer. Onu daha önce görmemiştim Bana sen İzmir'e git, İzmir'den Muğla'ya gel dediler. Bana o zaman 300 milyon verdiler. Van otogarından hareket ettim. Ben otobüsle gidiyordum, onlar ise taksi ile beni takip ediyordu. İzmir'e vardığımda onları aradım, bu kez bana Muğla'ya gel dediler. Muğla'ya vardığımda beni karşılayan Serhat ile Ömer adlı istihbarat elemanları oldu. Bana bize güvenebilirsin, biz adamı almayacağız, senin de başını belaya koymayacağız dediler. Çünkü ben adamı almaları halinde deşifre olacağımı söylüyor ve karşı çıkıyordum.'

Köpekler adamını deşifre etmiş

Ajan Serhat Ege, devamla şöyle konuşuyor: 'Ben de emaneti teslim edeceğim adamı aradım. Arkadaş geldi. Beraber onun evine gittik. Yaklaşık 15-20 dakika oturduktan sonra, ona askerde olan abimi görmek istediğimi, bu yüzden İzmir'e gideceğimi söyledim ve evden çıktım. Kendisi de benimle çarşıya kadar geldi. Ondan ayrıldıktan kısa bir süre sonra hemen polisler beni, Doğan marka bir arabaya aldılar. Polisler bana biz bu kişiyi almayacağız, sadece bizim denetimimizde bulunsun o kadar. Patlarsa da patlasın diyorlardı. Ben de onlara inandım. Ben daha İzmir'deyken Serhat'ı aradım. O adamın durumu ne oldu diye sordum. Bana 'O adam asker kontrolünden geçerken köpekler poşetin kokusunu almışlar ve adam deşifre olmuş yakalanmış' dediler. Yani bizim bir suçumuz yok demek istediler. Ben de bana patlayıcıyı veren gerilla arkadaşı aradım. Bana, emaneti verdiğin adamın yakalandığını söyledi. Ben de ona haberim yok dedim.'

15 bin dolar topladık ve bölüştük

Gerillaların kendisine verdiği patlayıcıyı ve teslim ettiği kişiyi yakalattıran Serhat Ege, gerillalarla ilişkisini koparıyor. Ege bu kez Muhsin Ege isimli amcasının teklifi üzerine Fazıl Harmancı adlı birini de yanına alarak sahte makbuzla HPG adına para toplama işine giriyor. Serhat Ege, bu işi de şöyle anlatıyor: '2006 kasım Muhsin Ege amcan bana gelerek 'Eğer makbuz olursa biz parti adına para toplayabiliriz' dedi. Tabi örgüt adına kendisine parayı alacaktı. Ona bu aklı verende aynı çalışmada olan arkadaşı Fazıl Harmancı'ydı. Bunlar birlikte devlet hastanesinde çalışıyorlardı. Fazıl kendi akrabalarının isimlerini amcama söylemişti, 'onlardan para alınabilir' diye. Bir arkadaşımızın bir bilgisayarı vardı. Onun yanına gittim. Ona işte 'Parti bizden makbuz istiyor, gereklidir' dedim. Onunla birlikte makbuzları hazırladık. Böylece Kasım ayında 5 bin dolar para aldık. Polisin bundan haberi olmadı. Alınan bu parayı üç kişi kendi aramızda paylaştık. Örgüt adına çıkardığımız sahte makbuzlarla 2007 yılı da dahil olmak üzere toplam 15 bin dolar para topladık. Bu parayı da biz üç kişi aramızda bölüştürdük. Bunu bir kez daha yapmak istedik ama polis bana bu konuda 'Bir ihbar var, örgüt adına para topluyormuşsun' dedi. Ben de korktum bir daha bunu yapamadım.'

Kürt halkından özür diliyorum

2007 yılının ağustos aylarında HPG güçleri, Serhat Ege'yi Medya Savunma Alanları'na çağırıyor. Ege, patlayıcı işine devam etmek için çağrıldığını zannediyor. Serhat Ege ile ilgili çeşitli bilgilere ulaşan HPG, Ege'yi tutuklayarak sorguya alıyor. Ege, sorgusunda yaşadıklarını itiraf ediyor. Ege, ajanlık faaliyetinden dolayı pişman olduğunu belirterek, Kürt kamuoyuna şöyle sesleniyor: 'Ben Medya Savunma Alanları'na geldiğimde arkadaşlar bana tutuklu olduğumu ve bu durumu izah etmem için rapor yazmamı söylediler. Ben de rapor yazdım ve her şeyi itiraf ettim. İçine düşürüldüğüm bu durumdan dolayı büyük bir pişmanlık duyuyorum. Vicdanen de kendimi rahatsız hissediyorum. Kürt halkından özür diliyorum.'

Doğan Çetin / Eriş Qoser
En son Piremerd tarafından 10 Eki 2007 13:24 tarihinde düzenlendi, toplamda 1 kere düzenlendi.
Piremerd
Üstteğmen
Üstteğmen
Mesajlar:413
Kayıt:07 Kas 2006 13:36

Re: Jitemciler Konuşuyor

Mesaj gönderen Piremerd » 10 Eki 2007 13:21

JİTEM'in ajanlaştırdığı Serhat Ege'nin kız kardeşi Derya Ege, tuzağa düşürüldü, işkence gördü, tecavüze uğradı ve Medya Savunma Alanları'na gönderildi.

Resim

Hedef KALKAN ve KARAYILAN

Kürtlere yönelik imha konseptini devreye koyan Türkiye'nin kirli savaş yöntemlerini deşifre etmeye devam ediyoruz. Medya Savunma Alanları'nda yakalanan JİTEM'in ölüm mangaları tüyler ürperten itiraflarda bulunuyor. JİTEM tarafından özel eğitimlerden geçirildikten sonra Medya Savunma Alanları'na gönderilen ajanların hedefi KCK yöneticileri ve HPG komutanlarını ya zehirlemek ya da onlara suikast düzenlemek. Yakalanan ajanların anlatımları Kürt halkının üzerinde oynanan kirli oyunları bir kez daha gözler önüne seriyor. JİTEM bu kez kirli tuzağına yurtsever Kürt ailelerin çocuklarını aldı. Dün itiraflarını yayınladığımız Hakkari Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi'ne çalışan Serhat Ege'nin kız kardeşi Derya Ege'nin de abisi gibi ajanlık faaliyetleri yürüttüğü ortaya çıktı. Ancak Derya Ege polisin değil JİTEM'in tuzağına düşüyor. HPG'ye katılmak için karar alan Derya Ege JİTEM'in ağına düşerek tugaya eğitime alınıyor. Akla hayale gelmeyecek işkence yöntemleriyle ajanlaştırılarak Medya Savunma Alanları'na gönderilen Sarya kod isimli Derya Ege, 'Listeyi önüme getirdiler. Listenin başında Duran Kalkan, Murat Karayılan, Atakan, Alişer ve Çektar yazılmıştı. Ya sen suikast yapacaksın ya da yanında zehir götürüp zehirleyeceksin dediler. Biraz korkak olduğum için bana zehiri verdiler' dedi.

Kaybedecek neyin kaldı ki?

1986 Hakkari doğumlu Jirki aşireti mensubu, Lise mezunu Derya Ege, 2005 yılında Suzan isimli amcasının kızı aracılığıyla İdris Özer adındaki JİTEM ajanıyla tanışıyor. JİTEM mensubu Özer, aynı zamanda Zehra adlı amcasının kızının da sevgilisi. İdris Özer, Derya Ege'ye kendisini PKK'li milis olarak tanıtıyor. Özer'in gerilla saflarına göndermeye yardımcı olmak maksadıyla kendisine yakınlaştığını belirten Ege, şu bilgileri veriyor: '2005'e girişte amcamın kızı Suzan ile ilişkilerimiz sıklaşmıştı. Kendisi vekil öğretmenlik yapıyordu. Okulu bizim kapının önündeydi adı da Lütfullah Bilgin'di. Okula gidiş gelişlerinde bize geliyor, çay içiyor, sohbet ediyorduk. Bu şekilde bir kaynaşma durumu oldu. Suzan JİTEM ajanı olan İdris Özer dediğim şahıs ile çoktan tanışıyordu. İlişkileri vardı. Ancak bu zoraki bir şekilde sürüyordu ve karşılıksız bir ilişkiydi.'

Denizde kum onda para

Derya Ege, sözlerini şöyle sürdürüyor: 'Nisan ayıydı. Bir gün Suzan telefonda konuşurken telefondaki kişiye benim adıma 'Derya'nın da sana selamları var' dedi. Ben de şaşırdım, Suzan'a 'Bu kimdir benim haberim olmadan ona benim adıma selam gönderiyorsun' dedim. Bir arkadaşımdır falan dedi. Suzan'ın gidiş gelişleri bu şekilde devam etti. Bir ara beraber çarşıya indik. Hakkari merkezinde damla pastanesi var, oraya gittik, oturduk. Orada da dikkatimi çeken biri vardı. Esmer bir garson vardı. Gelip gidiyordu. Bir defa böyle Suzan'a selam verir gibi kafasını salladı. Suzan bana dedi 'Sen biliyor musun o kişi kimdir.' Kimdir dedim. 'İdris Özer adlı kişi olduğunu söyledi ve bana 'denizde kum onda para' dedi. 'Beni çok seviyor benim için her şeyi yapar ölümü bile göze alır' dedi.'

Biz niye dağa gitmiyoruz?

Amcasının kızı Suzan'la ilişkilerini gittikçe samimileştiren Derya Ege, bir süre sonra Suzan'dan dağa gitme teklifi alıyor. İkna etmek için yoğun çaba sarfeden Suzan, Derya Ege'ye dağa gitmek için İdris adlı kişiden yardım alacaklarını, İdris'in aslında bir milis olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyor. Derya Ege, devamla şunları anlatıyor: 'Suzan bir gün sorun yaşamıştı. Ağlayarak kapının önüne geldi. Ona dedim, neyin var. Bana dedi, gel çıkıp biraz gezelim. Suzan televizyonda Rotinda'nın klibidir, gerilla görüntüleridir, bu tür görüntüleri izlediğim zaman onlara sempatiyle baktığımı biliyordu. Ben gerillaları izlerken hoşlanıyordum. Sempatim vardı. Ama gerillayı bilmiyordum. Her şeyin o kliplerdeki gibi olduğunu biliyordum. Hatta Suzan ile beraber bu parçalar eşliğinde halaylar çekerdik. Bunları bilen Suzan 'Derya biz niye dağa gitmiyoruz. Burada ne yapıyoruz' dedi. O böyle deyince benim içim bir hoş oldu. Fakat bana göre imkansız olduğu için çok ciddiye almamıştım. Ben de ona gülerek sen şimdi evde sorun yaşadığın için böyle düşünüyorsun dedim. Bundan dolayı bir kaçış olarak sen bunu ifade ediyorsun dedim. Fakat dağa gitmek öyle kolay değil, çocuk oyuncağı mı kim bizi götürür, ne yaparız, ne ederiz gibi sohbetler ettik. O ısrar ediyordu. Ben de tamam gidelim de kim bizi götürecek dedim. O da bana gülerek sen yeter ki evet de, bizi muhakkak ki götüren biri olur dedi.'

Ben Milisim

Derya Ege, konuşmasını şöyle sürdürüyor: 'Üzerinden üç gün geçmiş, Suzan, İdris ile telefonda konuşmuş. İdris de tamam sizleri dağa götüreceğim demiş. Suzan eve geldi bana dedi ki Derya biz gidiyoruz. Ben de ona annem yok evde evi kimseye bırakamam dedim. O da bana 'Kızım bugüne kadar dağa gidenlerin hangisi annesinden izin almış. Gidip konuşacağız hemen geliriz' dedi ve biz çıktık. İdris camları kamuflajlı içerisi görünmeyen kırmızı bir arabayla önümüzden geçti. Arabaya bindik. Arabayı kullanan kişi benim pastanede gördüğüm İdris'in ta kendisiydi. Merhaba dedi. Hemen ben milisim dedi. Bizi ne zaman götüreceksin dedim. 'Bir iki güne kadar size haber veririm irtibata geçeriz' dedi. Bu arada benim cep numaramı aldı.'

Merheba ji we re

Ege'nin telefon numarasını alan İdris isimli JİTEM ajanı, bu süre sonra Ege'yi sık sık arıyor. İdris, daha sonra dağa gidiş için birileriyle tanıştıracağını söyleyerek Ege'ye çalıştığı pastanede randevu veriyor. Ege, pastanedeki randevuyu şöyle anlatıyor: 'Ertesi gün pastaneye gittik. İdris kuytu bir yerde oturuyordu biz de oturduk. O sırada İdris bana bakarak şöyle dedi: 'Bak Derya şimdi birazdan benim arkadaşlarım gelecek fakat sen biraz agresifsin, onlar karşısında dikkatli ol, sakin sakin dinle net ol ve açık ol' dedi. Telefon açtı. 'Sizi bekliyorum abi' dedi. Ardından bir iki dakika geçmedi onlar pastaneye geldiler. Oktay ve Fatih Erdede adlı iki kişi geldi. Tabi ben bunların sonradan JİTEM elemanı olduğunu öğrendim. Merhabalaştılar. Hatta Kürtçe konuştular, 'Merheba ji we re' deyip geçtiler. Onlar öyle Kürtçe konuşunca benim aklımdan onların polis olabileceği geçmedi. Oktay sarışın mavi gözlü uzun boylu zayıf biriydi. Yüzü düzgün bıyıklı biriydi. Onlar gelirken ben onların yabancı olduğunu hissettim çünkü hiç Kürtlere benzemiyorlardı. Fatih Erdede ise biraz ona göre daha dolgun, saçı arkaya taralı, siyah çekik gözleri olan ve Oktay'a göre yaşı biraz daha olgun 38-40 yaşlarında bıyıklı biriydi. İkisinin de geldiklerinde gözlerinde siyah gözlük vardı.'

Sen çok mu ölmek istiyorsun

'Oturdular. Oktay konuşmaya başladı. Fatih hiç konuşmadı ve İdris de dinliyordu. İdris beni çok fazla soru sormamam konusunda uyarmıştı. Oktay girişte dedi ki 'Derya sen misin? Ben de 'evet benim' dedim. Böyle uzun uzun baktı bana, kafasını salladı. 'Senin namını duymuşum. İdris anlatıyor seni falan' dedi. 'Niye dağa gitmek istiyorsun? dedi. Ben de böyle o direkt sorunca 'Bismillah yeni konuşuyoruz, bu soruyu sorman acayip olmadı mı?' dedim. 'Yok bizim işimiz var. Bu işimizi halledelim biz gideceğiz' dedi. 'Niye dağa gitmek istiyorsun senin canına kastın mı var' dedi. Ben de 'Ne yani dağa gidenlerin hepsi ölüme mi gidiyor' dedim. O da 'öyle oluyor' dedi. 'Sen çok mu ölmek istiyorsun' dedi. Ben de 'yok yaşama sevdası olan biriyim' dedim. Daha sonra örgütü kötülemeye başladı. Dedi ki 'örgüte giden hiçbir bayan sağlam gitmiyor ki. Hepsine tecavüz ediliyor' dedi. 'Sen gençsin senin etinden faydalanacaklar. Hiç mi kendine acımıyorsun' dedi. 'Çok ölmek istiyorsan ben senin kafana bir kurşun sıkayım kurtul' dedi. Ben de öfkelendim Suzan'a kalk gidelim bu ne biçim konuşma dedim. Suzan'la yolda konuştuk. Ben kızmıştım. Bunlar ne acayip şeyler konuşuyorlar bunlar kesin polistir' dedim. 'Daha sonra İdris beni aradı. Nasılsın falan dedi. Ben dedim 'Bu olanlardan sonra nasıl olabilirim ki. Bana gülerek 'Ne oldu ki' dedi. Ben de 'Benimle dalgamı geçiyorsun. Bu gün olanlar neydi. Sen önce kimsin bana onu söyle' dedim. 'Onlar polis değil miydi?' dedim. İdris bana gülerek 'Ya sen de çok safsın onlar gerillaydı' dedi. Bende o zaman niye gerillayı kötülediler diye sordum. Bana seni denemek için, kararlılığını ölçmek için öyle yapıyorlar dedi.'

Gitmeden önce eğitim yapacağız

İdris adlı JİTEM elemanı Derya Ege'yi arayarak gideceklerini belirterek randevulaşıyor. Ege kendisiyle birlikte gelmek üzere amcasının kızı Suzan'a da haber veriyor ancak Suzan ilk olarak gelemeyeceği yönünde şeyler söylüyor. Ardından da 'Sen git ben gelirim randevu noktasına' diyor. O gün randevu noktasında bekleyen Derya Ege kimseyi göremiyor. O zaman Suzan'ın dağa gitmekten caydığını anlıyor. Bu sırada Suzan ile arası açılan Ege'ye bir telefon geliyor. Arayan yine onu randevu yerinde bekleten JİTEM ajanı İdris Özer. Derya Ege, şunları kaydediyor: 'Birkaç gün sonra İdris yine evin yakınına gelmişti. Bu kez getirdiği araba beyaz bir Torostu. Yıkık dökük bir arabaydı. Arabaya binmemi istedi. Ben yok dedim. 'O zaman yürüyelim' dedi. Bana fiziğimden bahsetti. 'Senin fiziğin çok iyi, gerillalar fiziğe çok önem verir' diyerek beni övüyordu. 'Sen biraz koşsana' dedi. Neden dedim kendisine. Dedi ki 'Sen gitmeden önce seninle biraz küçük bir eğitim yapacağız.' Ben dedim herkese böyle yapıyor musunuz? 'Evet. Biz eğitim veriyoruz sonra gönderiyoruz. Eğitimli gönderince bizden çok memnun kalıyorlar. Görünüşe bakılırsa senden çok memnun kalacaklar' dedi. Ben de gerçekten öyle mi dedim ve kabul ettim.'

Askeri Tugay'a beni götürmüş

İdris adlı JİTEM elemanı, Derya Ege'yi iki haftalık eğitim vereceğiz sözleriyle ikna ettikten sonra eğitim alanına götürmek için randevu veriyor. Arabaya gözleri bağlanarak bindirilen Ege'ye, buna sebep olarak da gidilecek yerin deşifre olmaması gösteriliyor. Pazartesi ve perşembe günleri eğitim alacağını İdris'ten öğrenen Ege, evden çıkma işi zor olsa da bu durumu kabul ediyor. Ege, mayıs ayında eğitim alanına gözleri kapalı bir biçimde İdris'in kontrolünde götürülüyor. Ege, şöyle konuşuyor: '10 Mayıs falandı herhalde. Benim eğitimim başladı. İdris getirdiği arabayı yanıma yanaştırarak gözlerimi kapattı ve beni arkaya bindirdi. Arabayı çok hızlı bir şekilde kullandı. Asfaltlı bir yolda gittiğimizi hissettim ama şehrin dışına çıktığımızı fark edemedim. Bir saatlik bir yolculuğun ardından arabayı durdurdu. Beni arabadan indirerek gözlerimi açtı. Etrafa baktım hiç ev yoktu. Bana dedi çok uzak bir yerde değilsin. Getirdikleri yer Otluca (Xenase) isimli eski bir köydü. Şimdi Tugay var (Hakkari Dağ komando Tugayı) orada. Beni oraya getirmişti.'

Bizi 4 kişi karşılamıştı

Ege, devamla şunları söylüyor: 'Orada bir dağ vardı üzerinde komando yazılmış. Yan tarafında da bir şeyler yazılmış ama silinmişti. Bu nedir? diye sorduğumda bana buranın eskiden gerillaların denetiminde olduğunu, aslında orada 'komando gerilla' yazdığını daha sonra askerler buraya geldikten sonra gerilla kısmını sildiklerini söyledi. Beni götürdükleri yerin askeri bir alan olduğunu daha sonra öğrendim. Geldiğimiz yer tel örgülerle kapalı, güvenlikli, sadece toprak bir ev vardı. Çok geniş bir araziydi. Alana girdik. Orada dört kişi vardı. Benim gördüğüm o dört kişiden ikisi daha önce tanıdığım Oktay ve Fatih'ti. Diğer ikisi ise kadındı. Sakine Kaya ve Handan'dı isimleri. Sakine Kaya uzun boylu, yüzü hafif biraz dolgun, dudakları yüzüne göre daha dolgun, ince yapılı, saçı siyah, omuzlarına kadar geliyordu. Üzerinde pantolon ve gömlek vardı. Handan sarışın bir bayandı. Çok farklı bir saç rengi vardı. Civciv sarısıydı sanırım. Yüzü sivilceli erkeksi bir tipi olan bir bayandı. O da sivil ve kot pantolonluydu. Beni daha sıcak karşıladılar. Ben orada acaba dağa mı geldim diyordum kendi kendime. Burada gördüğüm Sakine Kaya'yı 2001 yıllarından tanıyordum. Bir uzman çavuşla ilişkileri vardı. Ona sen o musun diyordum. Ama o bana yok, sen benzetiyorsun diyordu. Ama emindim oydu. Türkçeleri çok harikaydı. Burada benimle sohbetleri oldu. Beni tanımaya çalışıyorlardı. Vücudumu incelediler. Fiziğimin çok iyi olduğunu söylediler. Erkeklere karşı bakış açımı soruyorlardı. Bana dağda duygusallığın olmadığını söyleyerek eğer böyle bir şey olursa zorlanır mısın diye soruyorlardı. Cinsellik üzerine çok uzun uzun konuştular beni ölçmeye çalışıyorlardı.'

İlk eğitim: Silah nasıl kullanılır?

Hakkari'de bulunan Dağ Komando Tugayı'nda eğitime başlayan Ege, ilk gün eğitmenleriyle tanışıyor, nasıl eğitimlere katılacağı, nasıl gidip geleceği yönünde de tembihler alıyor. Daha sonra İdris adlı JİTEM elamanı, onu sürekli evlerinin yakınındaki bir noktadan alarak eğitim alanına götürüyor. Eğitim alanına ikinci gidişinde Ege'yi bekleyen ilk ders silah eğitimi oluyor. Derya Ege, 'Eğitim alanına ikinci gidişimde ilk eğitimim silah eğitimi oldu. Ulaştığımızda Sakine ve Handan yoktu. Oktay ve Fatih oradaydı. Eğitim alanında bu kez bir atış tabelası ve bir çember vardı. Silahlar arabadaydı. Arazide bulunan ikinci araba olan dublo marka arabanın arkasından silahları getiriyordu İdris. İlkin bana tabancayı gösterdiler. Nasıl açıldığını, emniyetinin nasıl açıldığını, nasıl kullanıldığını anlattılar. Daha sonra İdris arabadan başka bir silah getirdi. O silahı hayatımda ilk kez görmüştüm. Bana bu nedir biliyor musun diye sordular ben de bilmiyorum dedim. Bu karnastır, suikast silahıdır dediler. Bu silahı da bana gösterdiler, dürbününü gösterdiler nasıl ateş edileceğini anlattılar' şeklinde konuşuyor.

Eğitimlerde işkence yaptılar

Eğitimle ilgili bilgiler veren Handan ve Sakine adlı JİTEM elemanları, 6 bölümlük eğitimden daha bahsediyorlar. Bu eğitim bölümlerinden en ilginç olanı fizik eğitimi adı altında yapılan işkence seansları oluyor. Bu işkence seansları sırasında yoğun cinsel saldırı ve şiddetle karşılaşan Ege, işkence sürecinin kendilerinin JİTEM ajanı olduklarını itiraf ettiklerinden sonra başladığını ve şiddetlendiğini belirtiyor. Derya Ege, şöyle konuştu: 'Bana altı bölümlük bir eğitimden bahsettiler. İlk eğitimim silah eğitimi olacaktı. Bu eğitimde tabanca, kanas, pompalı av tüfeği gibi silahlar üzerinde eğitim görüp atışlar yaptım. İkinci eğitimim komando eğitimiydi. Komando eğitiminde de koşma, sürünme, vücut geliştirme, ağırlık kaldırma, şınav, mekik, ateş çemberinden atlama, takla atma, uzun atlama gibi eğitimler verdiler.

Komando eğitiminden sonra karate eğitimi verildi. Handan ve İdris veriyordu bu eğitimi. Karate eğitiminde de kemik kırma, kalbe vuruş biçimleri gibi yöntemleri gösterdiler. Sağlık eğitimini de Sakine verdi. Sağlık eğitiminden sonra sızma eğitimi verdiler. Altıncı eğitim olarak da fizik eğitimi verildi. Fizik eğitiminde ise işkence uyguluyorlardı. Canımı acıtıyorlardı. Bunları kuvvetlenmem için yaptıklarını ilerde olursa böyle bir işkence biçimi, alışık olayım diye yapıyorlardı. Bu işkencelerde farklı farklı aletler kullanıyorlardı. Korkunç bazı şeyler kullanıyorlardı. Bir sefer benim vücudumu kontrol etmek istediler. Çırıl çıplak soydular.'

Vücudumu permatik ile kazıdılar

Derya Ege, eğitimle ilgili devamla şunları anlatıyor: 'Beni eğitim gördüğüm alanın dışına götürdüler. Bunları bana Handan ve Sakine yaptı. Vücudumun çok güzel ve doğal olduğunu, böyle deşifre olabileceğimi, yüzümün biraz bozulması gerektiğini söylediler. Ben bana şaka yapıldığını sandım. Bunların da birer bayan olduğunu, herhalde bu kadar acımasız olmayacaklarını düşündüm. Zaten gerillaları da çok çirkin insanlar olarak anlatıyorlardı. Handan Sakine'yi çağırdı. Çantamı getir dedi. Beni çırıl çıplak soymuşlardı. Gözlerim yaşardı ağlamaklı oldum. Handan dedi, senin gözlerin çok güzel biliyor musun? Bana ağladığında senin gözlerin ne kadar harika oluyor biliyor musun dedi? Burnun da çok güzel dediler. Sonra bana ya burnunu ya da gözünü kaybetmek ister misin? dediler. Ben dedim bunu yapamazsınız. Bana o zaman sus ağlama dediler. Sakine çantasını getirdi içinden bir tane permatik çıkardı. Yanıma yaklaştıkça ben tepki gösterdim, yapma, ne yapacaksın dedim. Yanıma yaklaşıp baştan aşağı tüm vücudumu permatik ile kazıdı. Vücudumun her yerinde permatik kesiklerinin izi çıktı. Vücudum her yerini ama her yerini kazıdılar çok acı çekiyordum. Ayrıca penseye benzer çok farklı bir alet vardı. Bunu, benim çok farklı yerlerimde kullanıyorlardı. Canımı çok fazla acıtıyorlardı eve gitmeyi bırakın ayakta bile duramaz oluyordum.'

Askerler izleyip küfür ediyordu

Derya Ege, eğitim adı altında kendisine yapılanları anlatmayı sürdürüyor: 'Bağırdıkça kafama vurup hakaret ediyorlardı. Orospu Kürt, namusuna düşkün Kürt, işi bitmiş Kürt, kadıncık deyip anneme küfür ediyorlardı. Tekmeler vuruyorlardı.

Kolumu sıkıp saçımı da çekiyorlardı. Bu esnada etrafta tepede nöbet tutan askerler de oluyordu, onlar da gelip eğitimi izleyip bana hakaretler ediyor, küfür ediyor, psikolojimi bozuyorlardı. Sen bizim süs köpeğimizsin falan diyorlardı. Yaklaşmaya çalışıyorlardı. Sen bizim kraliçemiz olacaksın, bilmem neyimiz olacaksın deyip iğrenç sözler kullanıyorlardı. Ben her acı çekişimde bunlar kahkaha atıyorlardı. Oktay bağırıyordu. Diyordu 'Neden bir terörist bin askere bedeldir. Bu gücü nereden alıyorlar, neden üşümüyorlar, neden korkmuyorlar' bu şekilde küfür ediyorlardı. Bu çevrede beni izleyen askerlerin Alparslan diye bir komutanları vardı. Sarışın, mavi gözlü, saçı kel, iğrenç fizikli biriydi. Sürekli, 'Seni televizyonda gördüğümüz gün sen bizim gururumuz olacaksın' diyordu. Eve giderken bana ayriyeten kafa dinlendirici uyuşturucu içerikli 'merelin' isimli bir ilaç veriyorlardı.'

Sileceğim diyerek fotoğrafımı çekti

Derya bir perşembe günü yine İdris tarafından eğitime çağırılmak için telefonla aranıyor. Derya, bu kez evlerinin yakınında yapılacak bir düğünden ötürü gelemeyeceğini iletiyor. İdris'e düğünün nerede yapılacağına ve kimin düğünü olduğuna dair bilgiler veriyor. Düğüne gittiği gün karşısında yine İdris'i gören Ege, şu noktalara dikkat çekiyor: 'Düğün günü gelini almaya köye gittik. Düğünün içinde İdris'i de gördüm. Bana uzaktan işaret verdi. Yanına gittim 'Senin burada ne işin var' dedim. Damadın ismini vererek o kişinin kendisinin çok yakın bir arkadaşı olduğunu söyledi. Oysa birbirlerini hiç tanımıyorlardı. Sordum, düğündekilerin hiçbiri onu tanımıyordu. Sonra İdris bana gelini götürmeye gidecekseniz arabanız yoksa sizi götürebilirim dedi. Ben de yalnız başıma binemeyeceğimi söyledim. O da akrabalarını alırsın gelirsin dedi. Annemden izin aldım. Sonra ben kardeşim ve akrabalarım arabaya bindik. Beraber gittik. Yolun ortasında bir yerde lokanta vardı. Çemka isimli bir lokantaydı. O lokantanın biraz ilerisinde arabayı durdurdu. Bana dedi 'Yaa bu manzaranın güzelliğine bakar mısın? Sonra dedi 'Gel senin fotoğrafını çekeyim bu manzaraya karşı' Çekip tekrar sileceğim dedi. Ben de ona tamam çekip sileceksen, izin veririm dedim. Sonra fotoğrafımı çekti. Bir tane de dedi, arabanın önünde durup poz vermemi istedi. Öyle de poz verdim. Sonra silmesini istedim. Siler gibi yaptı telefonundan sildiğini zannettim sonra öğrendim ki silmemiş.'

Senin fotolarını porno yaparız

Düğünün ardından tekrar eğitim alanına giden Derya Ege, Fatih Oktay, Nalan ve Sakine'nin 'Bundan sonra eğitimlere her gün geleceksin' dayatmasıyla karşılaşıyor. Tepki gösteren Ege'ye bakışlar sertleşiyor, tehditler yağdırılıyor. Bu tehditlerin ardından Ege'ye İdris tarafından silindiğini zannettiği fotolar gösteriliyor. Ege, ittiraflarını şöyle sürdürüyor: 'Bana artık eğitimler her gün olacak dediler. Ben de yok daha da neler dedim. Her gün gelemem, mümkün değil dedim. Birazcık yüz hatları gerilmeye başlamıştı. Ciddileşmişlerdi. Madem bu yola baş koymuşsun sonunu getirmek zorundasın dediler. 'İdris kusura bakma ama mümkünatı yok. Ben her gün eğitime gelemem' dedim. İdris 'Bu kez bana geleceksin, gelmek zorundasın' dedi. Bana bakışı çok ürperticiydi. Ayrıca orada bulunanların hepsi üzerime toplanmaya başladı. İdris pis pis gülerek cep telefonunu eline aldı. Bana benim fotoğrafımı göstererek sen bunu tanıyor musun? dedi. Fotoğrafımı karşımda görünce biraz şaşırdım ve o akşam resmimi silmediğini anladım. Ona sen ne kadar mikrop bir insansın dedim. Korkmaya başladım. Dedi ki sen teknolojinin ne kadar geniş ve ne kadar ilerlediğini biliyor musun? Ben de evet dedim. Sonra peki bu fotoğrafı kaç parçaya ayırabileceğimizi biliyor musun dedi. Dedim nasıl yani. Dedi bilgisayarda bir fotoğraf ne hale getiriliyor sen onu öğrenmiş misin, hiç gördün mü? Dedim duymuşum ama bilmiyorum. Dedi bak Derya en ufak bir şey yaparsan senin çok net elimizde delilin var. Fotoğrafın var. Bilgisayara verip çok farklı bir hale getiririm. Böyle söyleyince ben sertleşmeye başladım. Evime gitmek istediğimi söyledim. Fotoğrafımı da hemen sil dedim. Bu kez Oktay olayın içine girdi. Bana dedi ki fazla sinirimi bozma sen sadece bir askersin, sen sadece sana verilen eğitimleri alacaksın. Senin fotoğrafını bilgisayara veririm, porno yaparım, seni çırıl çıplak yaparım, ne yaptığını ne ettiğini anlayamazsın dedi. Ben ağlamaya ve telefonu elinden almaya çalıştım. Çok kötü oldum, ağlamaya başladım. Artık gelmeyeceğimi belirtince beni yine aynı şeylerle tehdit ettiler. Aileme her şeyi söyleyeceklerini söylediler. İdris bana dediklerimizden bir adım geri atarsan ailene çektiğimiz fotoları gösterir, kızınız JİTEM ile oturup kalkıyor deriz. Bu istediklerine uymak zorunda kalıp her gün eğitime gidip gelmeye başlamıştım.'

2'si bayan 3 ajan daha geldi

Derya Ege'nin eğitim gördüğü askeri alana ilerleyen zaman içerisinde ajan olarak üç kişi daha getiriliyor. Bu üç kişiyle konuşmasına ve ilişki kurmasına izin verilmediğini belirten Ege, bu üç kişiden iki bayanın eğitimini görmeleri için diğer eğitim merkezi olan Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldüğünü söylüyor. Ege, şöyle konuşuyor: 'Bu bayanlardan birinin adı Nalin'di. Nalin kısa boylu fiziği düzgün, ela gözlü, dudakları dolgun, temiz yüzlü, saçı beline kadar uzun, siyah saçlı bir bayandı. Diğeri de Berivan'dı. Berivan fizik olarak Nalin'e göre daha uzun boyluydu. Onun da saçları omuzlarına kadardı. Buğday tenli, kahverengi gözlü bir kızdı. Ama sanki bunlar daha kendinden emin ve daha rahattılar. Sanki isteyerek ve bilerek orada bulunuyorlardı. Sanki onlardan bu eğitimin bir parçası gibiydiler. Yüksekova'dan getirildiğini söylediler. Erkek de uzun boylu biraz olgun 25-26 yaşlarında, saçları ortadan ikiye ayrıktı. Hafif böyle beyazlar düşmüş saçına. Saçları sakalları o kadar uzamıştı ki ben yüzünü seçemiyordum. Bunlardan o iki bayan 6 gün orada kaldılar. Sonra emniyetin eğitim dairesine götürüldüler. Bana da JİTEM'ciler kendilerini anlattıktan sonra emniyetteki eğitimleri mi yoksa buradaki eğitimleri mi tercih edeceğimi sormuşlardı. Ben emniyete gidip gelmeyi göze alamadığımdan buradaki eğitimleri tercih etmiştim.'

Hedefin Kalkan, Karayılan, Atakan...

Bu eğitim sürecinin ardından artık kırsala gideceği ve orada bazı amaçlarla çalışacağını öğrenen Derya Ege'ye Medya Savunma Alanları'ndaki hedefleri, bu hedeflere nasıl ulaşacağı, hangi yöntemleri kullanacağına dair eğitimler veriliyor. Derya Ege, bu eğitimleri şöyle anlatıyor: 'Sonlara doğru her şeyi hazırlığını yapmış, kime nasıl suikast yapacağımı, nasıl hareket edeceğimi netleştirmişlerdi. Nasıl giriş yapacağımı yapıya karşı, yönetime karşı nasıl davranacağımı anlatmış ve hedeflerimi liste haline getirmişlerdi. Listeyi önüme getirdiler. Listenin başında Duran Kalkan, Murat Karayılan, Atakan, Alişer ve Çektar yazılmıştı. Çektar'ın yanında ok işareti çizilmiş Zilan yazmışlardı. Ne yaptıklarını anlayamıyordum. Beni dağa göndereceklerini, orada da bir süre eğitim alacağımı, hedeflerimi yerine getireceğimi söylediler. Suikast için gerekli mermileri nasıl alacağımı, nişanı nasıl alacağımı anlattılar. Nişan alıp ateş ettikten sonra orada silahımı saklayıp üzülerek vurduğum kişinin yanına gitmemi, orada bir sağlıkçı olarak duruma müdahale ediyormuş gibi yapmamı istediler. Vururken ya alnından ya da kalbine çok yakın bir yere vurmamı istediler. İki tercih verildi. Ya sen suikast yapacaksın ya da zehir yanında götürüp zehirleyeceksin dediler. Biraz korkak olduğum için bana zehiri verdiler. Ben zehrin nerede olduğunu sordum. Bana senin gitmene yakın sana vereceğiz dediler.'

Kod adımı Şine koydular

Görevi hakkında bilgi verildikten sonra Derya Ege'ye kendi aralarında kullanacakları kod ismi ve şifre de veriliyor. Derya Ege, 'JİTEM'de kaldığım süre içerisinde Oktay ve Fatih dediğim şahıs iğneyi ateşte yakarak özellikle damarlarımın üzerine Ş harfi çizdiler. Bana senin kodun Şine olacak dediler. Bir de kullanmam için Şivan şifresini verdiler. Bu elime yapılan dövmenin ardından, hem ismimi hem de şifremi unutmayacaktım. Bu şifreyi görevimi tamamladıktan sonra, geri kaçmam için belirtikleri kişiyle ilişkilenirken kullanacaktım' diye konuşuyor. Göreve gitmeden önce Ege'den dinlenmesi isteniyor. Derya Ege, bu süre içerisinde hiç tanımadığı biriyle evleniyor. Bu kişiyle evlenirse JİTEM şebekesinin yakasını bırakacağını düşünen Ege, bir süre sonra eşinin de bu şebekenin bir parçası haline getirildiği kanısına varıyor. 'Necdet Akdağ'la evlilik yaptım. Bir aile sahibi olursam bana karışmazlar diye de düşündüm' diyen Derya Ege, 'Ama evlendiğim süreden itibaren bu kişi beni sürekli dövüyor babamın evine gönderiyordu. Tek düşündüğü şey cinsellikti. Onunla birlikte olmadığım için kız olmadığımı, onun için onunla ilişkiye girmekten çekindiğimi söylüyordu. Bir defa onunla birlikte olduktan sonra zaten beni evden kovdu. Bir ay evli kaldıktan sonra ayrıldık zaten. Ben ayrıldıktan sonra eşim aniden çok zengin oldu ve araba aldı kendine' şeklinde konuşuyor.

Sığındığım karakol projenin çıkış yeri

Derya Ege, şöyle devam ediyor: 'Evlilik süresi içerisinde bir kez bunalıma girip kendi kendimi ihbar ettim. Cezaevine atılmak istiyordum. Polisler eve gelip beni karakola götürdüler. Emniyette Mustafa komiser ile yine Fatih isimli başka bir komiser yardımcısı vardı. Ben onlara durumumu anlattım. Psikolojik olarak çok yıprandığım için kendime böyle bir yalan uydurduğumu söyledim. Cezaevine beni atmalarını istedim. Onlar da bana bakarak senin psikolojin bozulmuş, tedavi görmen gerekiyor ama bunun öncesinde sana verilen bir görev var önce onu yap dediler. Meğerse benim sığındığım bu yer de projenin çıktığı yermiş. Bana bu görevimi yapmam karşılığında ne istersem yapacaklarını söylediler. Para teklifinde de bulundular. Ben reddedip öfkeyle oradan çıktım.'

Freud'u oku erkeklere yaklaş

Ajanlaştırıldığı tüm süre boyunca sıklıkla JİTEM elemanı İdris Özer'in telefonla aradığı Derya Ege, kararlılığının ölçüldüğünü dile getiriyor. İdris tarafından sık sık tehdit edilen Ege, şöyle konuştu: 'Bir gün annem benim telefon görüşmelerimi yakalayınca telefonumu aldı benden. İdris gelip kapının önüne bir telefon koyup o telefonu almamı istedi ve artık o telefondan onunla görüşmeye devam ettim. Bir görüşmemizde bana artık gideceğimi söyledi ve ne yapacağımı anlattı. Erkeklere nasıl yaklaşacağımı, kadınlığımı nasıl kullanacağımı anlattı. Bu süre içerisinde bana verdiği cinsellik üzerine Sigmund Freud'a ait iki kitap vardı. Bunları okuyup cinsellik üzerine erkeklere yaklaşmamı istiyordu. Artık evlendiğimi ve cinselliği bir şekilde tattığımı söylüyordu. Ben bunları reddedip karşılık vermedim telefonlarına. Onlardan kurtulmak istiyordum.'

4 gün bir odaya kapatıldım

JİTEM'ci İdris'in telefonlarına yanıt vermeyen Derya Ege, Hakkari'de bulunan Bulvar Caddesi üzerinde İdris tarafından ağzı ve elleri bağlanarak arabaya bindiriliyor. Arabayla şehir dışına çıkartılan Ege, Zap Köprüsü üzerinden geçirilerek Yüksekova'ya götürülüyor. Yol üzerindeki polis noktalarında İdris tanındığından ötürü durdurulmayan araç tenha bir yerde iki katlı toprak bir eve götürülüyor. Derkay Ege, 'Eve girdiğimizde içeride bir kadın vardı. Yine bir sürü küçük çocuk vardı. Beni odaya attı. İçerdekilerin hepsini bir yere gönderdi. Benle idris kaldık. Orada dört gün onunla beraber kaldım. Bana sürekli işkence yaptı. İşkence şekli çok iğrenç, çok tehlikeliydi. Bana o kadar çok zarar verdi ki şu anda bile oturup kalktığımda acı hissediyorum. Beni küçük bir odaya kapatmıştı. Yemek ve su bile vermiyordu. Ben bunları yapamayacağımı söylüyordum' şeklinde konuşuyor.

Ya fahişelik ya da ajanlık

Derya Ege, itiraflarını şöyle sürdürüyor: 'Bana iki seçeneğin var ya fahişe olursun senin etini pazara süreriz, peşkeş çekeriz ya da gider ajan olursun. Tercihini beş dakika içerisinde yap bana cevabını söyle dedi. Ben ne o, ne o dedim. İkisini de yapamazsın dedim. Kalktı pantolonun kemerini çıkartı. Çelik kemeri vardı. Ayağımı bağlayıp o kemer ile ayaklarıma vurmaya başladı. Ayaklarım o kadar şişmişti ki ayağa kalkamıyordum. Vücudumun çok farklı yerlerine, göğsüme, kafama her yerime vurdu. Yine ben reddettim. Ondan sonra bana bak seni hamile bırakırım hiçbir şekilde bir yorum yapamazsın dedi. Karnın ağzın dibinde olur dedi. Seni o şekilde toplumun içine gönderirim dedi. Ben sen çok iğrençsin dedim. Cinsel organıma çok darbeler vurdu. Hep orama vuruyordu. Bir ara çok susadım. Bir bardak su istedim. Gözümün önünde soyundu, üzerime işedi. Bana ağzını aç, alsana, su dedi. Üç dört defa aynı şeyi yaptı. Daha sonra akşam oldu, yakınımda bir yere yattı. Sonra bana yaklaşmaya başladı. 'Senin şu an tek cevabına bağlı, yoksa sana sahip olacağım. Sen eğer ben gideceğim dersen, sana hiç dokunmayacağım. Yok yine direnirsen senin kafanı koparırım, seni paramparça ederim. Her parçanı mahallenizin bir yerine asar, üzerine yazarım, bu tarafına böyle böyle yapmıştım' dedi. Ben yine gitmiyorum deyince çok iğrenç bir şekilde yakınlık gösterdi. Beni ısırmaya başladı, omzumu ısırmaya başladı, kolumu hızla büktü. 'Tamam mı devam mı' dedi. Tamam demek zorunda kaldım.'

Ağaca bağlayıp işkence yaptı

JİTEM elemanı İdris'in işkenceleri ardından evine gönderilen Derya Ege, telefonlarına cevap vermeyerek evden çıkmama kararı alıyor. Bu sırada esrarengiz bir olay oluyor. Ege'nin yaşadığı evin alt katlarında bulunan kömürlük, ateşe verilerek yakılmak isteniyor. Ege ve aile fertleri, hastaneye kaldırılıyor. Tehditler sürüp gidiyor. Derya Ege'nin gittiği kursun camları taşlanıyor, yolda üzerine hızla araba sürülüyor. Birkaç kez daha aranan Derya Ege, daha sonra yaşananlara şöyle anlatıyor: 'Bu kez olaya müdahale eden Oktay oldu! Uzun bir aradan sonra ilk kez şehre inmiştim. Oktay beni evimin yakınlarında bir yerde zorla arabaya bindirerek kaçırdı. Arabayla şehir merkezinden çok uzak ormanlık bir yere götürdü. Hiç kimse, hiçbir ev yoktu etrafta. Arabayı görünmeyecek bir yere park etti. Beni indirdi arabadan. Dizinin önüne çömeltti. Dedi sen ne yaptığının farkındasın değil mi? Vazgeçiyorsun öyle mi? Ben evet dedim. Dedim ne yapacaksın bana. Dedi, ben bilirim sana ne yapacağımı. Ben ağlamaya başladım. Bana dedi bir şekilde ben senin gitmemeni onaylarım ama ayağımı yala. Ben böyle yüzüne bakarak gerçekten mi dedim. Botuyla yüzüme vurdu. Dediğini yapmak zorunda kaldım. Ondan sonra geçti arabanın arkasına ip aldı bagajdan. Bir tane kavak ağacı vardı. Etraf birazcık ormanlıktı. Elimi arkadan başımın arkasından tuttu bağladı. İpi sonra kavak ağacına bağladı. Ayaklarım serbestti. Arabadan bir tane pense tipinde bir şey çıkardı. Penseye benzer demir bir aletti. Vücudumun her tarafını çekmeye başladı pense ile. Cinsel bölgeme kadar göğüslerimden tut bacaklarıma kadar her tarafımı pense ile çekmeye başladı. Vücudum mosmor olmuştu.'

Ve tecavüz etti!

Derya Ege, devamla şunları söylüyor: 'Bana dedi bak namuslu Kürt kızı, sen hiç Türk erkeğinin tadına baktın mı? Yapma ne olursun dedim. Üzerimdekinin hepsini çıkardı. Bana orada tecavüz etti. Tecavüz etme şekli çok iğrenç boyutlardaydı. Yanında bir alet vardı çok korkunç bir aletti. Onunla tecavüz etti ve sonra kendisi de etti. Bana dedi ya kabul edersin ya da şu an seni bir şekilde hamilelik derecesine getiririm. Ben yalvardım, dedim yapma ne olursun günahtır, yazıktır. Ben daha genceciğim dedim. Dedim kıyma, senin de kız kardeşlerin var, düşünsene birinin senin kız kardeşlerine böyle yaptığını. Benim cinsel bölgemi tekmelemeye başladı, çok ağır tekmeler vurdu. Ondan sonra farkettim ki bende belden aşağı hiçbir şey kalmamış, bir kadının ne özeli varsa kalmamıştı. Şeklim bile bozulmaya başlamıştı. Bu tecavüz bir buçuk saate yakın sürdü. Demir batırıyordu. Çok korkunç bir alet vardı onda, onu bana batırıyordu. Bana seni hamile bırakacağım diyordu. Artık dayanamadım tamam dedim. Her şeyi kabul ediyorum dedim.'

Kaybedecek neyin kaldı ki

Birkaç gün sonra İdris tarafından yeniden aranan Derya Ege, kendisine son kez anlatılan ve hatırlatılan hususlarla birlikte dağa gitmesi ayarlanıyor. Medya Savunma Alanları'na yanında iki şişe zehir de götüren Ege, zehirleri Medya Savunma Alanları'na ulaştığında imha ettiğini, hiçbir şekilde kendisine söylenenleri yapmadığını söylüyor. Derya Ege, şöyle konuşuyor: 'İdris son olarak beni yanına yine çağırdı. Valilik parkına gittim. Bana beraberlerinde zehir getirmişlerdi. İki şişe zehirdi. Biri yönetim için dediler, biri de yapı içindi. Yönetime uygulayacağım zehrin iç organlarda patlama etkisi yarattığını söylediler. Verilen zehir çay gibi ya da fare zehri gibi siyah bir şeydi. Bana eğer başarısız olursan kendini imha et dediler. Zaten senin kaybedecek neyin kaldı ki dediler. Dönebilirsen eğer verilen 'Şivan' şifresini kullanarak daha önce ismini verdikleri kişiler aracılığıyla kaçarsın biz belli bir hedeften seni alacağız dediler.'

Damla pastanesinin üst katı...

Ege ailesinin bir diğer üyesi olan Serhat Ege'den kendisini dağa göndermesini isteyen Derya Ege, abisinin aslında kendisinin ajanlığını bilerek dağa gönderdiğini düşünüyor. Yaşadıklarından ve şu an geldiği durumdan ötürü çok acı çektiğini ve pişman olduğunu belirten Derya Ege, kendi durumunun Kürt gençleri için örnek olmasını istiyor. Gençlerin pastane, eğlence yerleri gibi yerlere gitmemesini, buralara dikkat etmesi gerektiğini belirten Ege, kendisinin ajan ağına düşmesinde rol oynayan Damla Pastanesi'nin üst katında askerler için çalıştırılan bir fuhuş yeri olduğunu söylüyor. BEHDİNAN - ANF

Hazırlayanlar: Doğan Çetin - Eriş Qoser
Piremerd
Üstteğmen
Üstteğmen
Mesajlar:413
Kayıt:07 Kas 2006 13:36

Re: Jitemciler Konuşuyor

Mesaj gönderen Piremerd » 10 Eki 2007 13:26

Resim

Kürtlerin imhasında ortaklaşan AKP ve ordu, 1990'lı yılları aratmayan kirli savaş yöntemleri bir bir gün yüzüne çıkıyor. PKK'ye yönelik Başbakan Tayyip Erdoğan'ın danışmanlarından Cüneyd Zapsu'nun 'özel kuvvet operasyonu' ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün 'denenmiş denenmemiş tüm yöntemleri kullanma' planı ittiraflarla ortaya çıktı. PKK'nin önde gelen kadrolarına suikast yapmak üzere Van 6. Hudut Alayı'nda eğitilerek HPG'nin denetiminde bulunan Medya Savunma Alanları'na gönderilen, Türkiye İntikam Tugayı'nın (TİT) ilk ajanı olduğunu iddia eden Tanya kod isimli Gülşen Altürk, çok çarpıcı itiraflarda bulundu. 6. Hudut Alayı'nın ajan kontrol merkezi olarak çalıştığını kaydeden Altürk, Koma Civakên Kurdistan (KCK) Yürütme Konseyi Başkan Yardımcısı Cemil Bayık'a suikast girişiminden korktuğu için vazgeçtiğini açıkladı. Şemdinli olayından Genelkurmay'ın haberdar olduğuna dikkat çeken ajan Altürk, İHD eski Genel Başkanı ve şuanki DTP Milletvekili Akın Birdal'a yapılan silahlı saldırıda, Diyarbakır Koşuyolu Parkı'nda 7'si çocuk 11 kişinin yaşamını yitirdiği patlamada ve birçok aydın-yazara tehdit mektupları göndermekle gündeme gelen TİT'in ordu içindeki örgütlenmesine ilişkin önemli ittiraflarda bulundu. Altürk, TİT'in Ankara'da Kıdemli Kurmay Albay Alparslan Başbuğ'a bağlı olarak çalıştığını duyurdu.

Şifre: Yeşil ot mahallesi, görev: Bayık'a suikast

HPG Soruşturma Komisyonu'na yaptığı açıklamalara göre, 24 Nisan 1990'da Hakkari'de doğan Gülşen Altürk, 6 yaşına kadar Hakkari'de kaldıktan sonra Van'a yerleşiyor. Altürk, ilkokulu Hakkari 50. Yıl İlköğretim Okulu'nda okuyor. Okul hayatında başarılı bir öğrenci olduğunu söyleyen Altürk, ailesinin maddi durumunun pek iyi olmadığını belirtiyor. Altürk, kendisi hakkında şu bilgileri veriyor: 'Aslen Şırnaklıyız. Şırnak'ın Uludere ilçesindeniz. Özentili lümpen tarzında bir yaşama sahibim. Ayrıca ortaokuldan sonra başlayan askere ve askeriyeye özentim biraz boyutunu aştı. Dışarıya olan özentim beni sürekli ailemden uzaklaştırıyordu. Aileden kopmak gibi düşüncelerim vardı.'

Uzman Çavuş Hasan'la başladı

Gülşen Altürk'ün 6. Hudut Alayı ile ilişkisi, Uzman Çavuş Hasan Biltekin'le tanışmalarından sonra gerçekleşiyor. Biltekinle bir süre sevgili ilişkisi yaşayan Altürk'e, alaydaki diğer üst düzey askeri yetkililer tarafından Hasan Biltekin'in PKK'liler tarafından yola döşenen bir mayın sonucu öldürüldüğü bilgisi veriliyor. Bu haber Altürk'ün 6. Hudut Alayı ile daha fazla ilişkilenmesine neden oluyor. Altürk, Biltekin'le tanışması ve daha sonra meydana gelen gelişmeleri şöyle anlatıyor: 'Daha önce ortaokul birinci sınıftan beri okul takımlarında resmi olarak voleybol oynadım. 2005 yılının haziranında Gençlik Spor İl Müdürlüğü ile Polis Gücü'nün voleybol final maçında Uzman Çavuş Hasan Biltekin (26) yanında da Üstteğmen Yusuf Sarıçiçek (24) ile ilişkilendim. Yedekler külubesinin hemen üst taraflarında oturmaktaydılar. Birkaç kere bize laf attılar. Çıkışta ise bize Gençlik Spor İl Müdürlüğü'nün üst katında olan Ece Cafede oturup çay içebilir miyiz diye sordular. Biz de kabul ettik. İlk ilişkilenmem böyle başladı. Hasan Biltekin ile ilişkimiz arkadaşlık biçimindeydi. Temmuz aylarına doğru bu ilişkimiz duygusal ilişkiye taşındı. Bu ilişkilenmemiz daha çok askeriye dışıydı ama zaman zaman askeriyeye de gidiyordum. Bu yanlızca Hasan Biltekin ile sınırlı kalıyordu. Askeriye dışındaki görüşmelerimizde Üstteğmen Noyan Ekinci ile de ilişkilenmiştim. Ondan sonra Hasan Biltekin'in bana belirtildiği kadarıyla şehit düşme durumu vardı. Şırnak Silopi yolunda 4'e 3 devreleri usta birliğe dağıtmak üzere rütbeli olarak atanmıştı. Yolda giderken bir grup PKK'lı tarafından yola döşenen mayında öldüğü bana belirtilmişti. 2006 yılının mart ayıydı. Yusuf Sarıçiçek beni askeriyenin 500 metre kadar uzağında olan Sarıyer Börekçisi'ne çağırdı. Bu bilgi bana orada verildi. Hasan'ın nasıl öldüğü orada anlatıldı. Benim karşı çıkışlarım oldu. Bunu bana kanıtlamak için aynı gün beni askeriyeye götürdü.'

PKK'ye karşı öfke

Hasan Biltekin'in ölüm haberini vermelerine rağmen hala bunun doğru olup olmadığından emin olmayan Altürk'e göre, bunu yaparlarken izledikleri yöntemlerle PKK'ye karşı öfkeli olması arzu ediliyor. Ajan Gülşen Altürk, şöyle konuşuyor: 'Bu olaydan sonra PKK'ya karşı öfkem oluştu. Onların da yaptığı buydu. Bilinçli bir şekilde bana böyle propaganda yapıyorlardı. 'Bu insan ne yaptı ki! Şimdiye kadar hiç kimseye zarar vermemiştir. Sen de biliyorsun bu insan zaten Van merkezde kalan bir askerdi. Neden öldürmek istesinler ki? Bu insanlar böyledir. Teröristtirler. Suçsuz günahsız insanları öldürürler ve bundan da zevk duyarlar' şekilde anlatımları vardı. Buna çok fazla inanmamıştım. 6. Hudut Alayı'nda ilk olarak Başçavuş Recep Şahin ile tanıştım. 6. Hudut Alayı çok fazla şehir dışında olan bir yer değildi. Sivil insanların da genelde bulunduğu ve çok büyük bir yerdi. Başçavuş Şahin bana 'Biz sana yalan söyleyecek değiliz. Ölen senin sevgilin ise bizim de iş arkadaşımızdır. Sonuçta biz de çok üzülüyoruz. Ama bu bir gerçektir. Biz bunu sana nasıl kanıtlamamızı istiyorsan kanıtlarız' dedi. Tabi bu sözlerden sonra benim de şüphem kalmamıştı.'

'Sen de kuyruklu Kürtsün'

6. Hudut Alayı'na gidiş-gelişleri sıklaşan Altürk'e burada sık sık asker ve askeriye anlatılıyor. Bu arada ailesiyle de sorunlar yaşayan Altürk'e bu gidiş-geliş ve ilgilenmeler çok cazip gelmeye başlıyor. Bu süre içerisinde özellikle Başçavuş Recep Şahin tarafından şakayla karışık sataşmalarla Kürtlüğünün sınandığını belirten Altürk, şunları kaydetti: 'Genelde Yusuf Sarı Çiçeği görmek üzere 6. Hudut Alayına gidip gelmeye devam ediyordum. Arada bir Noyan Ekinci ile de karşılaşıyorduk. Bir kere beni kendi bulundukları binaya çağırdılar. Orada onlarla konuştum. Başçavuş Recep Şahin ile de ilişkilerim ilerlemişti. Bana kendilerinden bahsediyorlardı. 'Askeriye şöyledir, böyledir' diyorlardı. Bu şekilde askeriyeye özentim artıyordu. Onların da bana böyle ilgili yaklaşması ailem ile de yaşadığım sorunlar ardından bana çok cazip geliyordu. Mart ayından sonra 6. Hudut alayı ile olan ilişkilenmem sıklaşmıştı. Belirttiğim gibi Başçavuş Recep Şahin genelde beni denemek için, Kürtlüğümü ne kadar sahiplendiğimi denemek için Kürtlüğümü aşşağılıyor, bazen 'sen de Kürtsün, sen de şöylesin, sende kuyruklusun' falan diyordu. Ben de zaten Kürtlüğümü inkar eden askere ve askeriyeye çok özlem duyan bir insandım.'

Başçavuşla uyuşturucu kullandım

Altürk'ün askeriyeye gidiş gelişlerinden ailesi habersiz. Ailesi uyuşturucu kullandığını bildiği için de kendisini fazla sıkmıyor. Uyuşturucuya, Hasan Biltekin ile olan ilişkisinin ardından daha sıklıkla başvuran Altürk, şöyle devam ediyor: 'Haftanın 5 günü 6. Hudut Alayı'na gidip geliyordum. Bir tek haftanın Cumartesi ve Pazar günü gidemiyordum. Bu da abimin ve babamın evde olmasındandı. Annem dışarı çıkmama pek bir şey söylemiyordu. Annemin bu şekilde askeriyeye gidiş gelişlerimin olduğunu bildiğini hiç tahmin etmiyorum. Zaten daha önce de dediğim gibi dışarıya olan özentim ailem tarafından da bilinmekteydi. Sürekli cafeterya, sinema gibi ortamlara giden biriydim. Bunu çoğu zaman ailem de görüp şahit oluyordu. Zaten sürekli gittiğim bir kafe vardı. Van'da sanat sokağındaki Doğu İş Merkezi'nin zemin katında Metro kafe diye bir yer var. Ailem oraya gittiğimi zannediyordu. Çok da üzerime gelmiyorlardı. Zaten okulu bırakma sebebim uyuşturucu kullandığım içindi. Uyuşturucu kullandığım için ailem bazı şeyleri gevşettiler. İlk uyuşturucuya 2004 yıllarında lisenin ilk yıllarında başlamıştım. Ama uyuşturucuya sıklıkla başlamam Hasan ile birlikte oldu. Hasan Biltekin'in kendisi de esrar kullanıyordu. Yanımda bir çok kere esrar sardığına şahit olmuşumdur.'

Beynim yıkanıyordu

Altürk, yaklaşık dört ay boyunca 6. Hudut Alayı'nda sınanıp propagandalarla sıkı bir eğitime alınıyor. PKK'ye karşı çalışması için ortam ve zemin hazırlandığını ifade eden Altürk, 'PKK üzerine çok yoğun anti-propaganda yapıyorlardı. 'PKK teröristtir, terör örgütüdür. Dağlarda nasıl yaşadıkları bile belli değil. Kadınlı erkekli yaşamaktadırlar. Nasıl bir yaşamdır acaba bu. Temiz derler kendi yaşamlarına acaba temizlik o mudur' şeklindeki şeylerle bir beyin yıkama olayı söz konusuydu. Adeta beynim yıkanıyordu. Kürtlüğü aşağılamakla birlikte Türklüğü yüceltme vardı. Zaman zaman bana izlettirdikleri slayt gösteriler vardı. 'Çanakkale Geçilmez', 'Çanakkale şehitleri', 'Onuncu Yıl' vs. bu konularla ilgili slayt gösterileri izletmişlerdi. 'Kahraman Türk askerleri şöyle savaşmaktadır, böyle savaşmaktadır. Sen de içlerine girmek istersen sen de girersin. Senin isteğini de biz biliyoruz' gibi sıcak yaklaşımları vardı' şeklinde ittiraflarda bulundu.

Sen de bize çalışabilirsin

Altürk'e propaganda eğitim çalışmaları yanısıra sık sık ölen askerlerin cenaze görüntüleri de izletiliyor. Eğitim çalışmlarıyla eşzamanlı olarak Altürk'e dolaylı olarak askerle çalışmak istendiği intibası da hissettiriliyor. Kendisinin de dolaylı olarak artık onlara yine bu işe girmek istediği yanıtını verdiğini belirten Altürk, şöyle konuşuyor: 'Artık bazı şeyler yapmama gerektiğini biliyordum. Bana operasyonlarda ölen askerlerin cesetleri ve cenaze törenlerini izletiyorlardı. 'Bu insanların ne günahı vardı. Senin de abin askerlik yapmıştır. Acaba o ölseydi ne olurdu. Bu şekilde PKK'yi kötü anlatma ve bunun altında aslında bende bir intikam oluşturma duyguları vardı. Bana 'sen de bize çalışabilirsin, senin ne eksiğin var, sen de askeriyeyi seviyorsun' gibi şeyler söylüyorlardı. Benim kanım onlara çalışmamı istiyorlardı. Zaten ben de artık bazı şeyleri yapacağımı biliyordum. Tam açıkça 'sen PKK'ye gideceksin PKK'de bizim ajanımız olacaksın, bizi temsil eden biri olacaksın' gibi bir söyleyiş yoktu. Onlar bana aslında üstü kapalı bunu teklif etmişti. Ve ben de zaten bunun kanısına vardım. Onlara olumlu bir izlenim verdim. Bu da onların tamamen artık beni eğitim sürecine almalarına yol açtı. Bu şekilde eğitim sürecine girdim.'

Ajanların çalışmaları anlatılıyordu

Gülşen Altürk, kendisine verilen ajanlık eğitimlerine dair şu çarpıcı bilgileri veriyor: ' Verilen eğitimlerde direkt olarak sen gidip böyle yapacaksın gibi şeyler belirtilmiyor. Ajanların nasıl çalıştıkları anlatılarak dolaylı olarak eğitim veriliyor. Bana tam olarak PKK'ye gidersen şunu yaparsın, böyle öldürürsün, şöyle suikast yaparsın, böyle ajanlık yapacaksından ziyade 'PKK'ye giden ajanlar şöyle işlemektedir, bunları yapmaktadır. Önlerine hedefler konmaktadır. Bu hedefler genelde üst düzeydeki kurucu kişilerdir' deniyordu. 'Ajanlık' ismi kullanılmıyordu. Daha çok belirtilen MİT'ti. Bir MİT orada nasıl çalışır, ne yapar, yaşamı neden bozar veya neden bir şekilde sorun çıkarır bunları anlatıyorlardı. Bunlar MİT'lere aşılandırılıyordu. Bende şunun kanısındaydım bana aslında sen de gidersen bunlar yap deniliyordu.'

Okumak için üç kitap verildi

Artık kendisinin de bir ajan olarak Medya Savunma Alanları'na gitmek istediğini askeri yetkililere açıklayan Altürk, gideceği yeri daha iyi tanımak üzere eğitime alınıyor. Altürk, 'Bu eğitim döneminde ilk olarak ben Recep Şahin'e gitme düşüncem olduğunu söyleyince onlar da bana 'eğer bir şeyi yapmak istiyorsan önce onu tanıman gerekiyor' demişlerdi. Bana Öcalan'ın birkaç çözümlemelerini vermişlerdi. Bunlar 'Devrimin Dili ve Eylemi', 'Güneşin Sofrasında-Anılar 1' ayrıca Bir Halkı Savunmak adlı üç kitaptı. Bunları okumamı istemişlerdi. Bu şekilde o üç kitabı da okudum' diyor.

Silah eğitimi aldım

Altürk, teorik eğitimin ardından Van'da Albayrak Tepesi'nde silahlı eğitim aldığını vurguluyor. Altürk, şunlara dikkat çekiyor: 'Suikast için silah eğitimler aldım. Zaten PKK'de kullanılan silah kaleşnikoftur. Bunun yanı sıra G-3 kullanımı, ondan sonra M-16 kullanımını öğrettiler. En azından silaha karşı yabancılığımı aşmam için bu eğitimler verildi. Daha önce zehir ile gönderdikleri de oluyormuş. Bu şekilde öldürüyorlar. Zaten yaptıkları bir çok şeyi Roj Tv'de yayınlanan görüntülerde gösterip 'Bu kişi şöyle öldürüldü, bu da bir yöntemdir' diye söylüyorlardı. İlk silah kullanımımı ise o zaman acemi birlik devrelerinin eğitim yaptığı Albayrak Tepesi'nde yaptım. Orada acemi devrelere silah eğitimi verirler. Üstteğmen Yusuf Sarıçiçek ve Üstteğmen Noyan Ekinci ile birlikte gitmiştik. Önüme koydukları hedef bir insan şeklinde tabelaydı. Kafa kısmı 12 kısmı oluyordu. Bu şekilde ilk silah nasıl kullanılır, taktikleri nelerdir burada göstermişlerdi. Eğitim bittikten sonra hedef atışım oturmuştu. Hedefe hakim olma olayı oluşmuştu.'

Ooo sen de bizdensin

İletişim için kendisine 'Efenin Gülşahı' ismiyle e mail adresi açıldığını söyleyen Altürk, 'Mayıs ayında Uzman çavuş Efe Zeybekoğlu (şu an Şırnak'ta görev yapıyor olacak) tarafından bana e mail adresimin olup olmadığı söylenmişti. Ben onlara e mail adresimin olduğunu ancak bir internet cafe sahibi tarafından kullanıldığını söylemiştim. O gün bana Efe Zeybekoğlu tarafında 'efeningulsahi' adlı bir e maill adresi açılmıştı. Ve o dosyayı ilk açtığımda kayıtlı olan Cemil Suna adlı biri vardı. Bir kere tesadüfen açtığımda onun dosyası da açıktı. O zaman bir muhabbetimiz oldu. O bana astsubay olduğunu, Şırnak'ta görev yaptığını söyledi. Bu dosyayı nasıl açtığımı sormuştu. Ben de ona Efe Zeybekoğlu'nun açtığını söyledim. Onun orada kullandığı bir söz vardı: Oo sende bizdensin' diye konuşuyor.

Şemdinli'den Genelkurmay'ın haberi vardı

6. Hudut Alayı'na artık sık sık gitmeye başlayan Altürk, burada TİT, JİTEM, Şemdinli olayı, Atabeyler Çetesi kavramlarıyla da tanışıyor. Altürk, 6. Hudut Alayı'nın aslında bir ajan kontrol ve örgütlenme merkezi olduğunu oradaki askeri yetkililerin ağzından bizzat işitiyor. Altürk, TİT'e ilişkin şu çarpıcı bilgileri veriyor: 'İşleyişleri konusunda pek fazla bilgi vermiyorlardı ama TİT örgütüne bağlı olduklarını söylüyorlardı. Bir kere bahsettikleri bir şey değildi, sürekli söylüyorlardı. Kitle arasında bir çok faaliyetleri olduğunu söylüyorlardı. Mesela bana ilk TİT örgütünden bahsettiklerinde yaptıkları bir faaliyetten bahsetmişlerdi. O işte de kendi parmakları olduğunu söylüyorlardı. Şemdinli olayında Astsubay Ali Kaya ve Özcan İldeniz tarafından Umut Kırtasiye'nin bombalanmasından da bahsettikleri kadarıyla Genelkurmaylığı'nın bile haberi varmış. Bu işin içinde kendilerinin de olduğunu söylüyorlardı.'

Ben TİT'in ilk ajanıydım

Gülşen Altürk, şöyle devam ediyor: 'Bana kendilerinin 96 yılında kurulduğunu, 2000 yılında deşifre olduklarını ve şu an JİTEM ile Atabeyler çetesi olarak ikiye ayrıldıklarını belirtiyorladı. Yalnız şu an örgütün halen işlediğini ancak örgütten bir çok kişinin deşifre olması dolayısıyla dağıtıldığını belirtiyorlardı. Atabeyler çetesinde olduğunu belirttikleri kişiler de vardı. Yine Recep Şahin'in bana belirttiği kadarıyla kendisi de eski bir JİTEM üyesiydi. Yine JİTEM kayıtlarında ismi olan özel hareket timi üyeleri Oğuz ve Mehmet isimli şu an Başkale'de görev yapanların da eski JİTEM üyesi oldukları söyleniyordu. Zaten oradaki günlük çalışmaları bile sıradan işler yapmadıklarını gösteriyordu. Bana belirttikleri kadarıyla ben TİT'in ilk ajanıymışım. Ancak bildiğim kadarıyla Recep Şahin bir çok ajanın eğitiminde yer almış biriymiş. Bu özel harekat timleri de kendilerini ilçelerde çalışan özel hareket timleri üzerinden örgütlüyorlarmış. Özel hareket timleri deşifre olan milisleri para işkence vs yollarla kandırıp kendilerine çalıştırmaktalarmış.'

TİT Albay Başbuğ'a bağlı

Diyarbakır'da yaşanan patlamayla da adını duyuran TİT'in içerisinde çok sayıda kişi olduğunu belirten Altürk, TİT içinde yer alan isimleri şöyle sıralıyor: 'Bu örgüt içinde çalışan bana belirttikleri kişiler şunlar: En üstte Ankara'da Kıdemli Kurmay Albay Alparslan Başbuğ. Sonra 6. Hudut Alay Komutanı Albay Nail Babüroğlu, Binbaşı Ali Durmaz, Yüzbaşı Mehmet Reşit Ormanoğlu, Başçavuş Recep Şahin, Üstteğmen Cafer Üstteğmen Yusuf Sarıçiçek, yine Üstteğmen Noyan Ekinci, Uzman Çavuş Hasan Biltekin, Uzman Çavuş Efe zeybekoğlu. Bunlar benim tanıdığım kişiler. Daha önce Albay Alparslan Başbuğ'u hiç görmedim. Alay Komutanı Nail Babüroğlu'nu ise sadece Alayda uzaktan görmüşlüğüm var. Eğitim aldığım gruptan öğrendiğim kadarıyla benden bu kişiye bahsedilmiş. Yine Binbaşı Ali Durmaz'ı sadece isim boyutunda tanıyorum. Mehmet Reşit Ormanoğlu ile ise sadece tanıştığım sıralarda bir sohbetimiz olmuştu. Zaten benim eğitimimde baş rol oynayan Başçavuş Recep Şahin, Üstteğmen Noyan Ekinci Üstteğmen Yusuf Sarıçiçek'di. Cafer Üstteğmen ise Adana askerlik şubesinde görev yapmaktaydı. Bana belirtildiği kadarıyla o maddi işlerle ilgilenmekteydi.'

Dağa gitme kararı

Altürk, eğitimini tamamlamadan PKK saflarına gitme kararı alıyor. 6. Hudut Alayı içindeki örgütlenmenin gözünde bir 'kahraman olmak' istediğini anlatan Altürk, Van'da tanıştığı biri arıcılığıyla gerillayla ilişkileniyor. Altürk, gerillaya gidişini şöyle aktarıyor: '14 Ağustos pazartesi günü Van'dan Medya Savunma Alanları'na yola çıkmak için hareket ettim. Yolda gelirken dolmuşta Üstteğmen Yusuf Sarıçiçeği aradım. Ona dolaylı bir biçimde saflara gideceğimi söyledim. Bana geri dön gibisinden bir şeyler söyledi. Bunu öyle beni düşündükleri için yaptıklarını zannetmiyorum. Daha çok bu işte biraz daha profesyonelleştirmek tam hazırlamak istiyorlardı. Eğitimim bildiğim kadarıyla daha uzun sürecekti. Artık geri dönmeyeceğimi anlayınca yerime vardığımda aynen şu cümleyi kullanmıştı: 'Yerine vardığında bize nasıl, nereden, ne şekilde gittiğini anlat.' Böylelikle geliş kanalımı da deşifre etmek istiyorlardı. Bir şekilde İran'a geçtim. Gerillalara gece yarısında ulaştım. Herhangi bir sorun çıkmadı. Ayrıca gerillaya gelirken yanımda bir telefon bulunmaktaydı. Bu telefon askeriye tarafından dinlenmekteydi. Bunu da İran tarafına gerillaların yanına geçtiğimde o kişilere telefonu verdim. Böylelikle onlar da o telefonu kullanacak ve deşifre olacaklardı. Üç dört gün sonra ise yeni savaşçılar kampına ulaşmıştım.'

Şifre: Yeşil ot mahallesi

Medya Savunma Alanları'na ulaşan Altürk, kendisini daha öncesinden hatırladığı ajan şifrelerine göre hazırlıyor. Altürk, gerilladaki günlerini şöyle anlatıyor: '6. Hudut Alayı'ndaki eğitim sürecinde hatırladığım kadarıyla bana bahsettikleri gidenler olursa arkasından göndereceğimiz kişiler olur biçiminde şeyler vardı. Bunların saflarda ilişkilenmesi ve daha iyi çalışma yapabilmeleri içindir gibi söylemleri vardı. Mesela 'bizim gönderdiğimiz ajanlara biz şifre veriyoruz' diyorladı. Bunlar 'yeşil ot mahallesi' 'kuzen' 'abimin selamı var' gibi şeylerdi. Ayrıca orada bir ajanın dikkat çekebilmesi ve ondan sonra gelecek ajanın onu tanıması için farklı dikkat çekici hayat hikayeleri anlatıyorlardı. Örneğin İran saflarından katılan birinin Avrupa katılımlı biri olarak kendini tanıtması sonra trajik yaşam hikayeleri vs. Bunlar onlar tarafından anlatınlan ve ajanların birbirini tanımasını sağlayan şeylerdi. Örneğin benden sonra gelen biri beni tanıması için bana ben yeşil ot mahallesindenim diyecek ben de ona kuzen hoşeldin falan diyecektim. O da bana abimin selamının olduğunu söyleyecekti.'

Hedeflerin fotoğrafları gösterildi

Altürk, PKK saflarına gitmeden önce kendisine 6. Hudut Alayı'nda gösterilen bazı fotoğraflar oluyor. PKK'nin önde gelen kadrolarına ait fotoğraflarının yer aldığı listeye ilişkin Altürk şunları kaydediyor: 'Benim örgütlenmem fedai tarzında örgütlenmeydi. Ölme öldürme. Ben birini öldürürsem öleceğimi de bilsem bunu yapacaktım. Bana fotoğraf boyutunda gösterilen bazı şeyler de vardı. PKK'de kurucu düzeyinde olan kişilerdi. Cemil Bayık, Murat Karayılan, Duran Kalkan, Mustafa Karasu, Ali Haydar (tam olarak soyadını hatırlamıyorum) Fuat kod isimli biriydi. Bunların kurucu düzeyinde olduklarını genelde giden kişilerin bunları hedef aldıklarını söyüyorlardı. Ben de bundan şu kanıya varmıştım. Ben de gidersem hedef alacağım bunlardan biri olacaktı.'

Cemil Bayık'a suikast

Altürk, Medya Savunma Alanları'nda yeni katılan kişiler gibi savaşçı eğitimine alınıyor. Burada 'Tanya' kod ismini kullanan Altürk, eğitiminin sonuna doğru mezuniyet töreni için gelen Koma Civaken Kudistan (KCK) Yürütme Konseyi Başkan Yardımcısı Cemil Bayık'a suikast girişiminde bulunmayı planlıyor. Bayık'a karşı yapacağı suikast girişiminden korkarak vazgeçtiğini belirten Altürk, şöyle konuşuyor: 'Yeni savaşçı kampındayken devremizin kapanışından bir gün önce tim komutanım olan bir arkadaş ile birlikte bir göreve gitmiştik. Bu görev dönüşü ben Cemil Bayık'ın geleceğini öğrenmiştim. Kafamda bir suikast planladım. Birisini nasıl öldürebilirim diye plan yaptım. Çünkü sonuçta kurucu düzeydeki bir insana yaklaşmak çok serbest olamazdı. Muhakkak güvenliği iyi tutulan biri olacaktı. Nasıl bir suikast gerçekleştirebilirim şeklinde bir plan yaptım. İlk görevden geldiğimizde misafir olan bütün arkadaşlar toplantının yapılacağı alandaydı. Ben bulunduğumuz koğuşa gitmek için yukarı gittim. Aynı göreve birlikte gittiğim arkadaş da oradaydı. O aşşağı indi. Silahı oradaydı. Onun silahından 6 mermi çıkarıp silahıma yerleştirdim. Ve silahımın emniyetini açıp mekanizmaya mermiyi sürdüm. Ondan sonra emniyeti kapattım. Aşağı indiğimde silahım kolumdaydı. Silahımı arkadaşların olduğu bir yere bıraktım. Toplantıdan sonra Cemil Bayık bizim lojistik mangasının önünde duruyordu. Belki böyle bir şeyi yapabilirim diye silahımı koluma alıp onun olduğu yere doğru gittim. Gittiğimde silahımın emniyetini açtım. Bir suikast girişiminde bulunabilirdim ama bir insanı öldürebilecek kadar cesaretli olmadığımı hissettim. Ama örgütlenişim fedai tarzındaydı. Suikast girişimini gerçekleştiremedim. Bir insanı öldürebilecek cesarete sahip değildim. Çok hakim bir korku vardı bende. Sonuçta güvenliği çok sıkı tutulan, çok kalabalık olan bir yerdi. Korku vardı içimde. Bu yüzden gerçekleştiremedim. Zaten güvenliğinin de dikkatini çekmiştim. Askeri tören yaptığımızda güvenliği tarafından uyarıldım Bayık'ın yanında silahla gezmemem doğrultusunda.'

Kaçamayınca gerçeği açıkladım

Yeni savaşçı eğitiminin ardından bir askeri tabura düzenlenmesi yapılan Altürk, burada uzun süren bir karasızlık yaşıyor. Zaten ilk geldiği süreçte de eve gitmek istediğini ifade eden Altürk, 'Bulunduğum taburdan kaçmak da kolay değildi. Yaklaşık 2-3 ay sonra ajan olduğumu açıkladım. Bundan sonra bir soruşturma süreci başladı. Bu soruşturma sürecinde bir çok defa olayları çarpıttım. Ondan sonra olayların bu şekilde çözümlenmeyeceğini, olayların aslında bir şekilde ortaya çıkması gerektiğini öğrendiğimde artık arkadaşlara gerçeği açıkladım' diyor.

Gençler oyunlara gelmesin

HPG güçlerinin yaptığı soruşturmada başından geçenleri tüm ayrıntısıyla anlatan Altürk, kendisinin arayışlarından faydalanılarak kandırıldığını ve bir tuzağın içine çekildiğini belirtiyor. Altürk, tüm Kürt gençlerini ve genç kızlarını uyarıyor: 'Oyunlara kanmayın! Yapılan yürütülen politikalar çok kirli. Bir insanı gelip arkasından vurmak çok çirkin. Bunun çin çok pişmanım. En azından bir Kürt olarak düşman tarafından kandırılmak, bu şekilde kendine düşman haline getirilmek bunlar çok kirli. Şu an sistemde yaşayan herkese orada yaşayan bütün gençlere genç kızlara söylüyorum askeriyenin oyunlarına kanılmasın, bu şekilde düşman oyunlarına kanılmasın.'

O bizim Zilan'ımız

Tanya kod isimli Gülşen Altürk'ün ajan olduğu iddiasını kanıtlayan bir diğer gelişme de, aynı örgütlenmeye bağlı fakat İstanbul kanalından gelen, aynı şifreleri kullanan Çawre kod isimli Fatma Bozdemir'in itirafları oluyor. Hem Altürk'e zehir getirme hem de başka görevler için gönderilen Bozdemir, bulunduğu taburda Tanya olarak ismini bildiği kişiyle daha önce aynı evde ajan eğitimi gördüğü başka bir kişinin tutuklandığını görünce korkarak ajan olduğunu ittiraf ediyor. Bozdemir'in itiraflarına göre, Tanya için kendisini gönderen polis şebekesinin söyledikleri şöyle: 'Tanya bizim adamımızdır. Sen onun yanına gideceksin şifren 'yeşil ot mahallesi'dir. Ona götürmen gereken bir şişe zehir var. O bizim Zilan'ımızdır, unutma. O bir kahramandır. Çok zeki ve ağzı sıkı biridir. Sen de onun gibi olacaksın.' Bozdemir, Gülşen Altürk'ün aksine bir iddiada daha bulunuyor: 'O net bir hedef için gelmişti. Onun için eğitilmiş. Onu bizzat Cemil Bayık'a suikast için göndermişlerdi.' BEHDİNAN - ANF

Doğan Çetin / Eriş Qoser
Piremerd
Üstteğmen
Üstteğmen
Mesajlar:413
Kayıt:07 Kas 2006 13:36

Re: Jitemciler Konuşuyor

Mesaj gönderen Piremerd » 10 Eki 2007 13:28

Resim

İSTANBUL'DA AJAN TUZAĞI

Bölge'de boydan boya operasyon ve çatışmaları artıran Türk devletinin Kürtlere yönelik yeni savaş konsepti teşhir olmaya devam ediyor. JİTEM ve polisin kirli savaş yöntemi sadece Bölge'de değil, Türkiye metropollerinde de devreye konuluyor. Daha önce kamuoyuna ve basına itirafta bulunan ajanların söylediklerinin yankıları sürerken, bu kez de İstanbul'da polisin kurduğu tuzağa düşürülen tekstil işçisi Çawre kod isimli Fatma Bozdemir, HPG Soruşturma Komisyonu'na şok itiraflarda bulundu.

İKİ ŞİŞE ZEHİRLE KATILDI

İstanbul'da Hacı Ahmet Semti'nde polislerce tutulan bir hücre evinde 6 kişiyle birlikte ajan eğitimi gördüğünü açıklayan Bozdemir, Van 6. Hudut Alayı'nın TİT ve ajanlaştırma merkezi olduğunu itiraf eden Tanya kod isimli Gülşen Altürk'e zehir götürmek için gerillaya katıldığını söyledi. İki şişe zehir ve bir cep telefonuyla gerillaya katılan Bozdemir, 'Bize hep örgüt içinde kargaşa çıkartmamızı, insanları birbirine düşürmemizi öğütlüyorlardı' diyor.


Kurtuluşun yok bizimle çalışacaksın

HPG'nin denetiminde bulunan Medya Savunma Alanları'na gönderilen ajanların soruşturmaları, Kürt gençlerinin nasıl kandırılıp çirkin bir tuzağa düşürüldüğünü gözler önüne seriyor. Polisin tuzağına düşürdüğü bir diğer isim de Fatma Bozdemir... İstanbul Beyoğlu'nda Mardin Dargeçitli dört çocuklu bir ailenin tek kızı olan Fatma Bozdemir, 5-6 yıl boyunca ailesine maddi destek amacıyla bir tekstil fabrikasında çalışıyor. Fabrikada daha sonra polis olduğunu öğreneceği Mehmet Koç isimli biriyle tanışan Bozdemir, Koç ile daha sonra duygusal ilişki yaşıyor. Fatma Bozdemir, polis Koç'la yakınlaşmasını şöyle anlatıyor: 'O da Beyoğlu'nda tekstilde çalışıyordu. Tekstilde çalışırken normal birbirimize selam veriyorduk. Ondan sonra o bana sevgili teklifi gönderdi. Ben de kabul ettim. Onunla bir hafta ilişki yaşadık. Ben daha sonra Mehmet Koç'un polis olduğunu öğrendim. O da kendini bana öyle yansıttı. Bu durumdan sonra onunla daha fazla sevgili olmak istemiyordum. Kürt olduğumuz için, hatta ailem yurtsever olduğu için çok korktum. Ondan ayrılmayı istiyordum.'

Bozdemir'in ayrıma kararıyla birlikte tehditler başlıyor. Kendisi ve ailesi sık sık takibe alınan Bozdemir, şöyle devam ediyor: 'Ayrılmayı istediğimi söyledikten sonra tehditler başladı. 'Sen artık bir kere bizimle tanıştın. Artık kopamazsın. Sen artık elimize düştün. Sen kolay kolay kurtulacağını mı sanıyorsun? Ben bir kişi değilim, arkamda bir devlet var. Biz çok yapmışız, yaparız da. Sen bizi çocuk oyuncağı mı sanıyorsun? Babanı, abini öldürürüz, ortadan kaldırırız kimsenin haberi olmaz' dedi. Onu ilk başta ciddiye almadım. İki hafta boyunca beni tehdit etmeye devam etti. Nerede bir bardak çay içsem 'Sen burada bir bardak çay içmişsin' diyordu. Babam nereye gitse, 'Baban bu saatte buradaydı' diyor. Oturduğum mahalleye arabayla içinde birkaç kişiyle birlikte gelip bana gözdağı veriyorlardı. Koç'la tartışmalarımız oldu. 'Artık sen bizim elimize düştün. Sen bizimle çalışacaksın. Senin kurtuluşun yok. Yoksa babanı öldürürüz, aileni dağıtırız. Bizimle çalışacaksın' diyorlardı.'

'PKK'de ajanımız olacaksın'

Mehmet Koç'un tehdit ve şantajlarının ardından ne yapması gerektiğini soran Bozdemir, şu cevapla karşılaşıyor: 'Bir örgüte katılacaksın. Ajanımız olacaksın. Sana bir şeyler öğreteceğiz, ondan sonra sen PKK'ye katılacaksın ve sen bunları uygulayacaksın, ajanımız olacaksın.' Bozdemir, polis Koç'un teklifini ilk başta kabul etmediği için tehditlerin arttığını söylüyor. Bozdemir, 'Teklifini başta kabul etmedim. Tabii o söyledikten sonra daha da ileri gitmeye başladı. 'Bunları bildin artık, sen hiç elimizden kurtulamazsın' dediler. Ben de aileme dokunma, bana da o tür girişimlerde bulunma, ben kabul ederim dedim. 'Sen kurallarımıza uyarsan, dediklerimizi yaparsan, ne ailene zarar verir, ne de sana zarar gelir' diyorlardı' şeklinde konuşuyor.

'Örgütteki adın Fidan olacak'

Bu konuşmaların ardından Fatma Bozdemir, İstanbul'un Hacı Ahmet Semti'nde daha öncesinden döşenmiş bir eve eğitim için götürülüyor. Bozdemir, ajan eğitimi için gittiği evi şöyle aktarıyor: 'O konuşmadan sonra bir-iki gün geçti. Mehmet Koç ile birlikte o eve gittim. Ev döşeliydi. Bizim grup için o evi döşemişlerdi. Geçici döşedikleri belliydi. Bizim eğitimimizden sonra o evi boşaltacaklardı. İlk gittiğimde evde 7 kişi vardı. Bir kişi onların adamıydı. Onlarla tek tek selamlaştım. İsimlerini orada öğrendim. Zaten onların kuralları vardı. Bize, 'Gerçek isimlerinizi birbirinize söylemeyeceksiniz. Bizim sizi nasıl örgütlediğimizi sakın birbirinize söylemeyin' diyorlardı. Bana ismimi Mehmet adlı polis verdi. Sen orada kaldığın süre içerisinde senin adın artık 'Fidan' olacak dedi.'

Evdeki tüm gençler Kürttü

Getirildiği evde bulunan diğer ajanların da çok genç ve hepsinin Kürt olduğunu kaydeden Bozdemir, kendisiyle aynı evde eğitim gören kişilerin isimlerini şöyle sıralıyor: 'Xezal Batmanlı, Hamide ve Pınar Ağrılıydı, Hamit Siirtli, Sefkan Mardin Kızıltepeli, Murat ise Hakkari Yüksekovalıydı. 6'sı da Kürttü. Bunların kim olduğunu sordum Mehmet'e. Onların da benimle birlikte eğitim alacak grup olduğunu söyledi. 'Birbirinize destek olun eğitim süresince' dedi.' Eğitimleri Süleyman adlı birinden aldıklarını ifade eden ajan Fatma Bozdemir, 'Süleyman diye biriyle tanıştım burada. Mehmet burada Süleyman'ın da arkadaşları olduğunu, bize onun eğitim vereceğini söyledi. Eğitim konusunda çok ciddi, kurallı davranmamızı istiyorlardı. Para tekliflerinde bulunuyorlardı. Bana dediler ailenden tamamen kop, ben kabul etmedim. Ben hem eve, hem işe, hem de o eğitimlere gidiyordum' şeklinde itiraflarda bulunuyor.

'Ayakkabılarını değiştirin'

Bozdemir, eğitimlerin içeriğine ilişkin şu bilgileri de veriyor: 'Bize eğitimlerde PKK'ya katıldıktan sonra ne şekilde davranmamız gerektiğini, bizim orada neler yapmamız gerektiğini hep söylüyorlardı. Bize hep örgüt içinde kargaşa çıkartmamızı, örgütün içinde dedikodu yapmamızı, insanları birbirine düşürmemizi, örgütü kendi sorunlarımız üzerine yöneltmemizi, sorun çıkartıp hep örgütü sorunların içine çekmemizi öğütlüyorlardı. Birbirileri hakkında dedikodu çıkartın, merkezileri özellikle kendinizle çok uğraştırın diyorlardı. Onlar hakkında mümkün olduğunca çok bilgi elde edin. O şekilde propaganda yapıyorlardı. En ufak örnek, 'Onların ayakkabılarının yerlerini değiştirin ki birbirlerine girsinler. Onun ayakkabısını al götür başka bir ağacın altına koy. Sorduğunda ayakkabın nerede de falan kişi almış, şuraya atmış dersin' diyorlardı.'

Ormanlık alanda atış talimi

Diğer ajanlar gibi Fatma Bozdemir de silah eğitimi alıyor. Bozdemir, ormanlık alanda gördüğü silah eğitimini şöyle kaydediyor: 'Bize askeri olarak verdikleri eğitim de oldu. Tabanca eğitimini teorik olarak verdiler. Belki saflarda bir fırsat bulup elimize bir mayın geçerse diye mayın eğitimi verdiler. Onların askeri güçlerinin kullandığı silahlar vardı, onun da teorisini verdiler. Onları verdikten sonra bir sefer de atışlara gittik. İstanbul'un Avrupa Yakası'nda boş bir ormanlık alandı. Orada atış yaptık. Kimse bizimle alakadar olmadı. Tabii uzak bir yerdi, ses fazla dağılmıyordu. Sanki onlar o yeri daha öncesinden ayarlamışlardı.'

Cenaze fotoğrafları gösterildi

Tedirgin olmamaları için kendilerine sık sık cenaze fotoğrafları gösterildiğini, bu fotoğraflardaki cenazelerle kendilerinin öldürmeye alıştırıldığını belirten Fatma Bozdemir, şöyle devam ediyor: 'Bize kendi propagandalarını yapıyorlardı. 'Sizin sayenizde bir halk kurtulacak, gençler kurtulacak. Terör örgütü o kadar bizim halkımızı öldürüyor, askerlerimizi öldürüyor. Yazık değil mi onlara. Siz gidip oradaki elebaşlarını ortadan kaldırırsanız tabii ki talimat verecek kimse kalmayacak, o şekilde terör örgütü ortadan kalktığı zaman da halk kurtulacak. Artık askerlerimiz ölmeyecek. Onların bir gerillası bizim bir sürü askerimizi öldürüyor. Bunları sonra üst düzeye çıkarıyorlar. İnsan öldürenleri nasıl üst düzeye çıkarırlar' şeklinde bir buçuk ay yoğun propaganda eğitimi aldık.' Evde kaldığı süre içerisinde Bozdemir'in dikkatini sürekli eve uğrayan iki kişi çekiyor. Söz konusu kişilerin sanki evin raporunu aldıklarını dile getiren Bozdemir, 'Tekmillerini alıyorlardı sanki. Bize o şekilde yansıdı. Eğitim aldığımız evde bir odaya giriyorlardı. Süleyman ve Mehmet Koç'la tartışıyorlardı. Bazen gelip bizimle selamlaşıyorlardı, durumumuzu soruyorlardı. Bize 'Eğitiminizi iyi dinleyin, bu sizin hayat güvencenizdir' diyorlardı' diye konuşuyor.

'Katılma zamanın geldi'

Ajan Fatma Bozdemir, dağa çıkma kararının şöyle oluştuğunu söylüyor: 'Bu eğitimden sonra benim artık ailemin içerisinde tartışmalarım oldu. Ailemle kavgalarım oldu. Babamlarla tartışıyordum, patronum ile tartışıyordum, abimle kavga ediyordum. Aileme bazen ben evden kaçacağım diyordum. Bir yandan da ben evde örgüte bağlı yurtsever biri gibi görünüyordum. Newrozlara ve mitinglere katılıyordum. Ailem benim bir şekilde saflara gideceğimi sanıyordu. Ben de bilinçli bir şekilde öyle zannetmelerini istiyordum. Bu kavgalarım yüzünden Mehmet Koç ve Süleyman'a bu şekilde olmayacağını söyledim. Onlar da benim katılmamı istediler.'

'Tanya ile ilişkileneceksin'

Dağa gönderilme zamanı gelen Bozdemir'e görevleriyle ilgili bilgiler verilmeye başlanıyor. Medya Savunma Alanları'nda kimlerle ilişkileneceği, neler götüreceği aktarılıyor. Bozdemir'in ilişkileneceği kişilerden biri de daha önce kamuoyuna itirafları yansıyan Tanya kod isimli Gülşen Altürk. Bozdemir, devamla şunları kaydediyor: 'Benim saflarda Tanya adında Vanlı bir bayanla tanışacağımı söylediler. O daha önce çıkış yapmış. Onun kendilerinin Zilan'ı olduğunu söylüyorlardı resmen. 'Bizim Zilanımızdır, ağzı sıkıdır ve ihanet etmez. Sen de onun gibi olacaksın. Tanya ile ilişkileneceksin, onu bulacaksın ve sen ona bir emanet götüreceksin. Sen o emaneti ona vermeyinceye kadar hiçbir girişimde bulunmayacaksın. Onunla tartışırsın zaten. O sana her şeyi anlatır' dediler. Tanya'ya ben 'Yeşil ot mahallesinden geliyorum, Mehmet abinin selamları var' diyecektim. Ben öyle deyince beni tanıyacaktı. Tanya'ya ulaştıktan sonra örgüte, o benim akrabamdır deyip onunla görüşecektim. Onu bulduktan sonra bu şifreyle kendimi ona tanıtacaktım.'

Tanya'nın hedefi Cemil Bayık'tı

Tanya'nın net bir hedef için Medya Savunma Alanları'na gittiğini söyleyen Bozdemir, şöyle konuşuyor: 'Onun net hedefi Cemil Bayık'tı. Onu net hedef olarak göndermişlerdi. Benimle gönderdikleri zehirle merkezi kişileri zehirleme hedefi vardı. Eğer Cemil Bayık hedefine ulaşmazsa merkezi kişileri zehirleyecekti. O şekilde bana onu tanıttılar. Ondan sonra bana iki şişe zehir verdiler ve bir de cep telefonu verdiler. Cep telefonunun içinde cihaz vardı. Bana o zehirlerden birini Tanya'ya götürmemi, birinin de bende duracağını söylediler.'

'Cep telefonu sakın ele geçmesin'

Fatma Bozdemir, Medya Savunma Alanları'na gidişini şöyle aktarıyor: 'Van'a gittiğim zaman bana verdikleri telefondan Mehmet ile konuştum. Mehmet beni aradı. Kendi numarasını bana vermiyordu. Deşifre olmasın diye o beni arıyordu. Ona yolda olduğumu söyledim, çıkış yapmak üzereyim dedim. Ondan sonra ben saflara geçtim. Saflara geçtiğim zaman da o iki şişe zehir ve telefon benim yanımdaydı. Cep telefonuyla ilgili üstüne basa basa 'Sakın ama sakın hiçbir şekilde o cep telefonu onların eline geçmesin' diyorlardı. Ben yoldayken milis cep telefonumu gördü. Ben o telefonu gizlice kırmak zorunda kaldım. O telefonu kırdıktan sonra bir şekilde Meşru Savunma Alanları'na geçtim. Cep telefonu yoktu ama her iki şişe de yanımdaydı. Bu şekilde saflarda eğitim alanına gittim.'

Zehir şişesini kırdım

Eğitimde kaldığı süre içinde ne Tanya'yı, ne de başka bir ajanı göremediğini belirten Bozdemir'in, bir süre sonra askeri bir tabura düzenlemesi yapılıyor. Bozdemir, taburda kaldığı süreyi şöyle anlatıyor: 'Korkmuştum. Üzerimde bulunan zehir şişelerinden birini kırdım. İstemiyordum, pişman olmuştum. Tedirgin olmuştum. Benim ardımdan gelecek olanlar de gelmemişti. Diğerini kırmadım. Çünkü ben başka bir alana geçecektim. O alana geçersem o kişiler gelmişse eğer o zehirlerin hesabını nasıl veririm diye birini yanımda tuttum. Başka bir alana geçtikten sonra benden sonra gelecekleri orada da göremedim. O şişeyi de attım. Her şeyi unutmaya çalışıyordum. Normal hayata katılıyordum. Eğitimin ardından düzenlemem bir askeri tabura oldu. Orada bir hafta kaldıktan sonra Tanya tutuklu olarak benim bulunduğum yere getirildi. Ajan olarak deşifre olmuş ve tutuklanmıştı. Zaten bana Tanya'nın fotoğrafını göstermişlerdi. Onu tanımıştım. Tanya'nın da tutuklu olarak oraya geldiğini görünce tedirgin oldum. Her şeyi itiraf ettim. Ajan olarak geldiğimi. Bu amaç için buraya geldiğimi, Tanya'yı tanıdığımı vs. bildiklerimin hepsini o anda itiraf ettim.'

Ajanlaştırma hala sürüyor

İtiraflarında pişman olduğunu söyleyen Bozdemir, ajan olarak eğitilenlerin tamamının Kürt olduğuna dikkat çekiyor. Kürdün Kürde kırdırtıldığını dile getiren Bozdemir, gençlerin ajanlık dayatmalarına maruz kalmaları halinde çeşitli sivil toplum örgütlerine başvurmaları gerektiğini, kendisinin bunu yapamadığı için çok pişman olduğunu ifade ediyor. Babasının ve birçok akrabasının PKK davasından cezaevinde yattığını ve kendisinin de bu sebepten dolayı özel olarak seçildiğini belirten Bozdemir'e göre, ajanlaştırma şebekesi hala Kürt gençlerini ajanlaştırmak ve düşürmek için çalışıyor. BEHDİNAN - ANF

Doğan Çetin - Eriş Qoser
Piremerd
Üstteğmen
Üstteğmen
Mesajlar:413
Kayıt:07 Kas 2006 13:36

Re: Jitemciler Konuşuyor

Mesaj gönderen Piremerd » 10 Eki 2007 13:29

Resim

Semavere zehir atıp Kaytan'ı zehirleyecektim

JİTEM'in Diyarbakır, Hakkari ve İstanbul'dan sonra Van'da da ajan tuzağı kurduğu ortaya çıktı. Zengin olma vaadiyle JİTEM tarafından kandırılarak Van'dan Medya Savunma Alanları'na gönderilen ajan Necla May'ın itirafları tüyler ürpertiyor.

GÖREVİ NOT ULAŞTIRMAK

JİTEM tarafından 12 korucunun bir minibüste taranarak öldürüldüğü Beytüşşebap katliamının yankıları sürerken, HPG'nin denetiminde bulunan Medya Savunma Alanları'nda yakalanan JİTEM ajanlarının itiraflarının ayrıntılarında her gün yeni gerçekler açığa çıkıyor. JİTEM'in Kürtlere yönelik imha konsepti dahilinde uygulamaya koyduğu ajanlaştırma politikasının durağı bu kez Van'dı. Ajanlaştırılan Necla May, görevinin ajanlara not ulaştırmak olduğunu açıkladı.

ÖLÜMLE TEHDİT ETTİLER

Necla May, Meyda Savunma Alanları'nda bulunan Erdal ve Cihan isimli JİTEM elemanlarına not götürürken yakalanıyor. Ajan Erdal ve Cihan'ın PKK üst düzey yöneticilerinden Ali Haydar Kaytan'ı zehirlemesini istediği May, 'Kaytan'ın çay içtiği semaverin içine zehir koymamı istediler. Gece yattığımda kötü bir rüya gördüm. Onun için zehiri semavere koymadım' diyor. Bunun üzerine Erdal ve Cihan, May'ı önce dövüyorlar, ardından da ölümle tehdit ediyorlar.

1989 yılında Van'ın Özalp ilçesi Elibelen köyünde doğan Necla May'ın HPG Sorgu Komisyonu'na verdiği bilgilere göre, May küçük yaştayken annesini kaybediyor. Daha o yaşta üç kardeşinin tüm sorumluluğunu yüklenen May, babasına yardımcı olabilmek için köyde bulunan dükkanlarında çalışıyor. May, babasının ikinci kez evlenmesiyle rahatladığını söylüyor. Bu sıralarda tanıştığı Hülya Car isimli kadın, gelecekte hayatının akışını değiştirmesine neden oluyor. Car'la çok sıkı bir ilişki içerisine giren May, gün geçtikçe tüm zamanını Car'la geçiriyor. May, 'Hülya 22 yaşlarında bekar biriydi. Onun yanına gidip geliyordum. O da kendisinin yanına gidip gelmemi çok istiyordu. Çeşmeye gidiyorduk, benimle konuşuyordu. 'Sen çok çalışkansın, hep ailene çalışıyorsun. Kendini çok yorma, biraz da kendine çalış. Bazen bana uğra' diyordu. Babam onun yanına gidip geldiğimde kızıyordu. Köydekiler de onun yanına neden gidip geldiğimi soruyorlar ve onun iyi biri olmadığını söylüyorlardı. Ben de onlara onun iyi biri olduğunu söylüyor ve sürekli görüşmeye devam ediyordum. Bazen telefonlaşıyorduk' diye konuşuyor.

Hülya esrarengiz bir kadındı

Hülya Car adlı genç kadının çok esrarengiz biri olduğunu belirten May, şöyle devam ediyor: 'Hülya'nın çok parası vardı. Hülya bazen bana para veriyor. Bazen Van ve köylerine gidiyordu. Sürekli yabancı insanlar Hülya'nın misafiri olarak köye gidip geliyordu. Özel arabalarla büyük insanlar geliyordu. Onlar gittiklerinde bazen Hülya'nın morali iyi, bazen de kötü oluyordu. Hülya da bir yerlere gidiyor günlerce gelmiyordu. Bazen Hülya'nın yüzü morarıyordu. Sanki dayak yiyordu. Ben 'neyin var' dediğimde çok sinirleniyordu. Bazen de o adamlar geri döndüklerinde Hülya'nın yanında çok para oluyordu. Bu parayı o kişiler veriyordu. Bir de Erdal'ın abisi Sezai vardı. Onun da Hülya ile çok sıkı ilişkileri vardı. Hep birlikteydiler. Bazen o Sezai'yi tanıyamıyordum. Bazen peruk takıyordu, bazen göz rengini değiştiriyordu. Hülya da bazen peruk takıyordu ve kılıktan kılığa giriyordu. Hülya uyuşturucu da kullanıyordu. Böyle yapınca rahatladığını söylüyordu. Çoğu kez bana da kullanmamı söyledi ama ben kabul etmedim.' Hülya Car ile ilişkilerini yoğunlaştıran Necla May'ın bu davranışları, zamanla ailesi ve köylülerinin dikkatini çekiyor. Bu ilişkisi nedeniyle dıştalanan May, Car'a çok bağlanıyor. May, 'Ben o kadar çok Hülya'nın yanına gidip geliyordum ki köylüler benden nefret ediyorlardı. Amcamın kızları bile benimle artık konuşmuyorlardı. Bu yüzden birkaç defa babamla kavga da ettik' diyor.

Ajan Erdal'dan evlilik teklifi

Necla May'ın, Hülya Car aracılığıyla köylerindeki Erdal adlı kişiyle tanıştıktan sonra yaşamı altüst oluyor. May, itiraflarını şöyle sürdürüyor: 'Ben eskiden Erdal'ı tanımıyordum. Erdal gelip benimle sık sık konuşuyor, telefon açıyordu. Birkaç kez neden beni aradığını söyleyip kızdım ve kendisine küfür ettim. Hülya bana neden telefonlarımı kapadığımı söylüyor, beni erkeklere daha fazla bağlıyordu. Erdal, Hülya'nın ısrarıyla benimle ilişki geliştiriyor. Erdal benimle evlenmek istedi. Hatta evimize gelip beni istedi, babam vermedi. Hülya uzaktan akrabamız gelirdi. Hülya babama Erdal için 'Dayı bu iyi biridir' dedi. Babam Hülya'yı evden kovdu.' May, ilerleyen zamanlarda Hülya Car'ın kendisini tanıştırdığı Erdal isimli kişinin Xeyri kod ismiyle dağa ajan olarak gönderildiğini anlıyor. Necla May, ajan Erdal için şunları söylüyor: 'Erdal köyde fazla kalmıyordu. Ben onu iki yıldır tanıyordum. Sık sık Bodrum ve İstanbul'a gidiyordu. 22 yaşlarında vardı. Bizim dükkana gidip geliyordu. Bir sigara alsa çok para veriyordu. Hülya, 'O seni sevmese dükkana gelmezdi. Bak seni seviyor' diyordu. Hülya, Erdal'ın aracılığını yapıyordu. Sonraları Erdal arıyor kaçalım diyordu. Ben kabul etmiyordum.'

'Erdal senin yüzünden dağa gitti'

Erdal adlı kişinin bir süre sonra Hülya Car tarafından dağa gönderildiğini belirten Necla May, Car'ın Erdal'ın gidişinden kendisini sorumlu tuttuğunu söylüyor ve ekliyor: 'Bir gün Hülya mesaj gönderdi, acele bize gel dedi. Hülya, 'Yarın Erdal gidiyor. Baban seni ona vermedi, o da yarın alıp başını gidiyor. Teröre gidiyor, dağa çıkıyor' diyordu. Ben inanmadım. Ona yalan söylediğini söyledim. Ertesi gün bütün köyde onun gittiği konuşuluyordu. Ben gidip Erdal'ın abisine sordum. Abisi de Erdal'ın benim yüzümden gittiğini söyledi. Bu olay yüzünden babama çok tepkilendim. Onunla konuşmuyordum. Yemek yemiyordum. Babam ise 'Ben senin iyiliğin için yaptım, zamanla beni anlayacaksın' diyordu.' Necla May, daha sonra babasının isteği üzerine halasının oğluyla nişanlanıyor. Ancak Car'dan May'a sık sık 'Sen de dağa çıkmalısın' telkinleri ve baskısı gelmeye başlıyor. Car'ın yanına gidiş gelişlerinin yoğunlaştığını söyleyen May, 'Hülya bana 'Baban seni halanın oğluna verdi. Erdal bunu duyarsa orada intihar eder' diyordu. Ben Hülya'ya inanıyordum. Sonra bana bir telefon numarası verdi. Bunu arayacaksın diyordu. Ben de aradım. İsmim Behmen diyordu. Bir gün sonra yine beni arayıp 'Sen PKK'ye gitmek istiyor musun?' diyordu. Ardından Hülya'nın yanına gidip konuşmalarımızı anlattım. Hülya 'Bak birçok kişi gidiyor, sen de git' diyordu. Ben de gitmeyeceğim dedim' şeklinde itiraflarda bulunuyor.

İntikam al ve zengin ol

Necla May, Hülya Car ile olan ilişkilerini devamla şöyle aktarıyor: 'Hülya bir gün bana 'Seni ne için gönderiyoruz biliyor musun, düşündün mü hiç' dedi. Niye dedim? 'PKK olmasaydı, terör olmasaydı sizin köye doktor gelirdi. Annen ölmezdi. Onların yüzünden senin annen ölmüş. Bu yaşamı bozanlar hep onlar' dedi. Ben de annemi çok seviyordum. O öyle deyince benim kinim artıyordu. PKK'lilerden sanki nefret ediyordum ama aynı zamanda onlardan çok korkuyordum. Hülya, 'Sen benim gibi olmak istiyor musun? Herkes gibi tanınmak, zengin olmak istiyor musun?' diyordu. Ben onun gibi olmayı çok istiyordum. Evet dedim. 'O zaman gidip intikamını al. Sen gidersen devlet burada senin ailene çok para verecek, zengin olacaksınız. Eğer bir şey yapmadan gelirsen ailene Türkiye zarar verir. Onları öldürürler. Hem bir süre sonra Erdal ile birlikte geri döneceksiniz. Gidince Erdal'ı bul. Onunla görüş, onunla konuş. O sana ne yapacağını söyler' diyordu.' Çeşitli vaatler ve intikam alma dolduruşlarıyla Necla May'ı Medya Savunma Alanları'na göndermeye çalışan Hülya Car adlı kadın, sonunda May'ı PKK saflarına gitmesi için ikna ediyor. May, Car'ın sık sık şunları vurguladığını söylüyor: 'Sen oraya gittiğinde ilk işin Erdal'ı bulmak olsun, o sana ne yapacağını söyler. O sana öl derse öleceksin. Ve sana ait bütün fotoğraflarını, her şeyini bana teslim et, telefon numaralarımı sil ve benden kimseye bahsetme. PKK iyi değil, bütün çocukları öldürüyorlar. Kendine dikkat et, seni öldürmesinler. Kendini onlara hep sevdir. Ve sürekli ağla. Sen böyle yaparsan onlar seni daha çok severler.'

Hülya bakıp gülüyordu

Ajan Necla May, dağa çıktığı günleri şöyle anlatıyor: 'Bir akşam Hülya evimize gelip 'Hadi çıkıyoruz, bak Doğan arka taraftadır' dedi. Doğan bizim akrabamızdı. O beni götürdü. Hülya 'Sen git, ben de senin arkandan geleceğim' dedi. Biz atla üç-dört saatlik bir yoldan gittik. Bir köye geldik, Hülya da oraya arabayla geldi. Arabadan indi, bir kişi daha vardı. Beni yine tembihledi: 'Orada iyi biri ol, ama Erdal sana ne derse onu kesinlikle yapmalısın. Onun sözünden çıkmayacaksın. O öl dese öleceksin. Sonra yine eve geri döneceksin. Ailen gurur duyacak, sen onlardan intikam alacaksın. Sen gelince Türkiye ailene yardımcı olacak, zengin olacaksınız.' Arkamı döndüm, Hülya bana bakıp gülüyordu. Uzun boylu biri geldi yanımıza. 'Ben Behmen, seninle telefonda konuşmuştuk' dedi. Camları perdeyle kapatılmış bir arabaya bindirdi. Hiçbir yeri göremiyordum. Üç saat yol gittik. Sonra bir köye geldik. Bana orda İran elbiseleri giydirdiler.'

Küçük kızın ağzı kapatılmıştı

İran'a geçtikten sonra gittikleri köyde kaldıkları evin bir odasında ağzı kapalı halde küçük bir kız gördüğünü anlatan Necla May, 'O evdeyken beni oraya getiren kişi dışarıya çıktı. Evde ben tek kaldım, sonra bir odaya gittim. Küçük bir kız oradaydı. 12 yaşlarında falandı. Burda ne yaptığını sordum ona. Konuşamıyordu. Ağzı kapalıydı. Ağzını açtığımda 'Abla sen ne yapıyorsun, onlar kötü insanlardır' dedi. Yok, onlar iyi insanlardır dedim. Tam bu sırada o kişi içeri girdi. Ne yaptığımı sordu kızarak. Hiç, kızla konuşuyorum dedim. 'O benim kız kardeşimdir, cezalı olduğu için ben öyle yaptım' dedi. O sırada o küçük kız bağırdı: 'Hayır, ben senin kız kardeşin değilim.' Daha sonra bana sert çıkarak, oradan ayrıldık. Yaklaşık dört saatlik daha yol gittik. Bir eve geldik, üç-dört kişi orada vardı. Biri cep telefonuyla fotoğrafımı çekti. Orada bulunanlardan biri, Cihan (sonradan ajan olduğunu öğrendiğim) adında kardeşinin de gerillada olduğunu, onu görebileceğimi söyledi' şeklinde konuşuyor.

Uyuşturucu dolu poşet verdiler

Necla May'a, kaldıkları son evde kendisine gizlice Erdal ve Cihan'a verilmek üzere bir poşet veriliyor. May, devamla şunları anlatıyor: 'Onlar dışarı çıkıp kendi aralarında konuşuyorlardı. Ben de poşeti açtım, çantama koyacaktım. Bir baktım poşette eroin, esrar ve çeşitli haplar vardı. Bir de bir bezin içerisine sarılmış ağır bir demir gibi bir şey vardı. Artık silah mıydı, değil miydi bilmiyorum. O sırada yine Behmen bana baktı, kızdı. Neden poşeti karıştırdığımı söyledi. Sonra poşeti kaldırıp geri götürdü. O gece orada kaldım. Sabah erken çıkıp gittik. Ama o poşeti bana vermediler. Cihan'ın abisi olan Behmen bir not yazdı. 'Bu notu Cihan'a ya da Xeyri'ye (Erdal) vereceksin' dedi. Dedim Xeyri kim, dedi gerçek adı Erdal'dır. Erdal'ın kod isminin Xeyri olduğunu orada öğrendim. Mektubu da alıp yola çıktım. Sonra beni başka birine teslim ettiler. Ardından Medya Savunma Alanları'na geldim.'

'Ooo... sen bayağı alışmışsın'

Medya Savunma Alanları'nda yeni savaşçı kampına götürülen Necla May'a 'Sema' kod adı veriliyor. May, Erdal ve Cihan'la karşılaşmasını şöyle aktarıyor: 'Bir süre sonra buradaki komutanlarımızla bir yere gittim. Erdal'ı orada gördüm. Çağırdım Erdal, Erdal. Dönüp bana baktı. Dedi, senin ne işin var burada. İsmini ne koydun? Dedim Sema. Bana kızdı. 'Neden ismini Sema koymuşsun?' dedi. İlerde ismini değiştir. Sevgi gibi bir isim koy dedi. Ben de dedim, istemiyorsan eğer bana 'heval' de, burada herkes birbirine heval diyor. 'Ooo sen bayağı alışmışsın' dedi. Ben ona sürekli Erdal diyordum, o da kızıyordu. Sonra biri daha yanımıza geldi. Bana dedi ki bu da Cihan'dır. Ben seni tanıyorum, dedim. Xeyri, Cihan'a dönerek bak bizden biri daha geldi dedi. Kimin gönderdiğini sordular. Hülya gönderdi dedim. Ben yüksek sesle konuştuğum için bana çok kızdı, dedi yavaş konuş. Sonra notu onlara verdim. Yanımdan ayrıldılar, bir yere gidip notu okudular. Çok mutluydular, yanıma gelip bana çay getirdiler. Benimle çok ilgilenmeye başladılar. Bana Hülya'yı sordular, Hülya ne yapacak, kimleri gönderecek. Ben de 'Benden sonra on-onbeş kişi gelebilir' dedim. Çok sevindi. Bana 'Üçümüz birlik olup birlikte hareket edersek eğer her şeyi yapabiliriz' dedi.'

Genç kızları kaçırt!

Necla May, Medya Savunma Alanları'nda Xeyri (Erdal) ve Cihan isimli ajanlarla aynı kampta kalıyor. Burada Xeyri ve Cihan tarafından sürekli takip edilen May, şöyle devam ediyor: 'Xeyri sürekli PKK'yi kötülüyor ve kendisi ne derse onu yapmamı istiyordu. Bir gün bana 'Gidip şuradaki bayana sürekli evi özleyip özlemediğini sor, ailesini özlemiş mi özlememiş mi diye konuş' dedi. Ben de gidip bayanın karşısına oturdum, bu dediklerini söyledim. O da bana 'Eğer evimi özleseydim buralara gelmezdim. Bir daha benimle böyle konuşma' dedi, kızdı. Sonra başka bir bayanın yanına gidip yine aynı şeyleri söylememi istedi. Ben bu bayanın yanına gittim ama bu dediklerini söylemedim. Meğer Xeyri, Cihan'ı arkamdan göndermiş. Bana çok kızdı. Sonra 'Sen elinden geldiğince bu bayanları buradan kaçırtacaksın. Evlerine gitmesini sağlayacaksın' dediler. Artık ben nereye gitsem beni takip ediyorlardı. Bana sık sık gidip komutanların yanında ağlamamı söylüyorlardı. Böyle yaparsam bana güveneceklerini ve beni çok seveceklerini söylüyorlardı.'

Kaytan'ın çayına zehir

Xeyri (Erdal) ve Cihan isimli ajanlar, Necla May'dan kamplarını ziyaret eden PKK yöneticilerinden Ali Haydar Kaytan'ın çayına zehir koymasını istiyor. Necla May, o saatleri şöyle anlatıyor: 'Xeyri ve Cihangil birkaç günlüğüne araziye çıktılar. Bu süre içerisinde buraya kim gidip gelirse kendilerine bilgi vermemi istediler. Bu sürede üst düzey yöneticilerden Fuat (Ali Haydar Kaytan) arkadaş geldi. O bizimle konuşuyor, ilgileniyordu. İçimden onun ne kadar iyi biri olduğunu düşünüyordum. Bu sırada Xeyri ve Cihan geldiler. Ben onlara Heval Fuat'ın geldiğini söylememiştim. Öğrendiklerinde yanıma geldiler. Sinirliydiler. Xeyri 'Kim geldi' dedi. Ben ismini unutmuştum. Bana yanında bazı fotoğraflar çıkarıp gösterdi. 'Bu mu gelmiş?' dedi. 'Yok' dedim. Sonradan anladığım kadarıyla o gösterdiği fotoğraf da Heval Abbas'a aitti. Sonra Heval Fuat'ın fotosunu da gösterdiler, 'buydu' dedim. O da bana 'Ha bu ha diğeri bizim için fark etmez' dediler. İkisi de üst düzeydir. Bana dediler ki 'Sana bir iş düştü. Bakalım yapabilecek misin?' Bana sordular, sen çay götürüp getiriyor musun? Evet dedim. Sonra Xeyri bana bir ilaç çıkarıp verdi. Sonradan zehir olduğunu anladım. 'Semaverin içine koyacaksın' dedi. Bu akşam mı bırakayım dedim. 'Yok, sabah bırak, sabah kahvaltısında çay içecekler' dedi. Aldım ilacı. Gece yattığımda kendi kendime 'Ben nasıl bu ilacı koyacağım' diyordum. Gece yattığımda kötü bir rüya gördüm. Ailemi gördüm. Rüyadan etkilendim ve korkuyordum. Sabah kalkar kalkmaz o ilacı attım. Sabah Heval Fuat'ın yanında yine oturuyorduk. Baktım Xeyri ve Cihan bana bakıp gülüyorlardı. Sonra dışarı çıktım Xeyri ve Cihan bana 'Hade bakalım görelim seni' dediler. Ben de kendilerine 'Ben çoktan o ilacı semaverin içine koydum' dedim. 'Helal olsun' dediler. Sonra ben çay götürdüm Heval Fuatgile. Cihan ve Xeyri bu arada hep beni izlediler. Kendi aralarında konuştular, beş on dakikaya kadar işleri biter diyorlardı.'

Sen de Behdinan'a gel

Yeni savaşçılar kampında kaldıkları süre içerisinde istedikleri amaca ulaşamayan ajan Xeyri ve Cihan, May'ı zehiri korkup semavere atmadığı için önce dövüyorlar, ardından da ölümle tehdit ediyorlar. Necla, şunları kaydediyor: 'Biz Behdinan'a gideceğiz. Seninle burada hiçbir şey yapamadık. Sen de mutlaka Behdinan'a gel dediler. Sonra bana burada birinin beni sürekli takip edeceğini söylüyorlardı. Ben çok korkuyordum. Bazen bu yüzden tek başıma bile nöbet tutamıyordum. Düzenlememiz olduğunda Behdinan'a kendimi önerdim. Ama beni Behdinan'a göndermediler, başka bir yere gönderdiler. Zamanla ben oradaki bütün arkadaşları çok sevmeye başlamıştım. Her şeyi unutmuştum. Artık kitap okuyordum. Xeyrigilin söylediği buradakilerin hepsinin uyuşturucu, esrar kullandığı gibi yalanlara da inanmıyordum artık.'

İyi bir gerilla olacağım

Behdinan'a giden Xeyri (Erdal) ve Cihan isimli ajanlar soruşturmaya alınıyorlar. Xeyri ve Cihan, Necla May'ın da kendileri gibi bir ajan olduğunu itiraf ediyorlar. Bunun üzerine soruşturmaya alınan Necla May, başından geçenleri itiraf ediyor. May, Kürt aileleri ve gençlerine sesleniyor: 'Aileler çocuklarına sahip çıksın. Böyle Hülya gibi bir sürü kişi Kürt gençlerini düşürüyor, para vaadiyle, başka yalanlarla kandırıp pis işlerine fakir Kürt gençleri çekiyorlar. Gençler bu oyuna gelmemeli. Beni kandırdılar. Ama başkaları kandırılmasın. Ben kararımı verdim. Artık bu dağlarda mücadelemi sürdüreceğim. İyi bir savaşçı, iyi bir gerilla olacağım.' BEHDİNAN - ANF

Doğan Çetin - Eriş Qoser
ZAGROS
Moderator
Moderator
Mesajlar:9466
Kayıt:28 Şub 2007 22:02
Ruh Hali:Huzurlu
Cinsiyet:Erkek
Burç:Koç
Takım:Fenerbahçe

Re: Jitemciler Konuşuyor

Mesaj gönderen ZAGROS » 10 Eki 2007 13:42

jitemin amacına ulaşmamsı çok iyi oldu
Cevapla

“Serbest Kürsü” sayfasına dön