Ülkeler Ve Örgütler

Paylaşmak istediğiniz her şey
Piremerd
Üstteğmen
Üstteğmen
Mesajlar:413
Kayıt:07 Kas 2006 13:36
Ülkeler Ve Örgütler

Mesaj gönderen Piremerd » 30 Eyl 2007 15:36

Zapatistalar-Ezln Meksika

Resim

Emiliano Zapata (8 Ağustos 1879 Anenecuilco, Morales, Meksika – 10 Nisan 1919 Ciudad de Mexico), 1910'da başlayan Meksika Devrimi´nin lideridir.
Asıl amacı yoksul köylüler için toprak elde etmekti. Reformcu lider Francisco Madero toprak dağıtana kadar Zapata silahlarını bırakmadı. 1911'de, Madero´nun yavaş ilerleyen reformlarını beğenmeyen Zapata, “Plan de Ayala” denen acil bir toprak reformu belgesi yayınladı. 1913 yılında Madero'yu deviren Victoriano Huerta'nın otoritesini tanımayan Zapata, 1914'te Pancho Villa ile beraber Mexico'yu işgal etti. 10 Nisan 1919'da Albay Jesus Guajardo tarafından öldürüldü.
Resim
Emiliano Zapata (sağ) ve kardeşi Eufemio Zapata

1907’de NewYork borsasında patlak veren bunalım, kısa sürede Meksika’yı da etkisine aldı. Çünkü büyük oranda ABD sermayesine bağımlı olan Meksika ekonomisi, emperyalist müdahaleler sonucunda kendi ayakları üzerinde duramayacak duruma getirilmişti. Bunalım sonucunda Meksika’nın temel ihraç ürünü olan bakır fiyatları düşerken kötü bir hasadın gerçekleşmesi, krizi iyice derinleştirmişti.
Meksika burjuvazisinin krize çare olabileceği umuduyla Diaz diktatörlüğüne alternatif olarak öne çıkarmaya çalıştıkları Madero, serbest seçim ve tek dönemli başkanlık sistemi gibi politikaları savununca Diaz tarafından tutuklandı. Tutuklu olduğu süreçte düzenlediği seçimlerle kendini yeniden seçtiren Diaz, Madero’yu şartlı salıverdi. ABD’ye kaçmadan önce Diaz’ın başkanlığının geçersizliğini, haksızca el konulan toprakların sahiplerine iadesi talebini ilan eden bir planı da geride bırakan Madero halkı 20 Kasım’da ayaklanmaya çağırdı. (1910)


20 Kasım’da olmasa da bir ayaklanma çıktı. Ama bu ayaklanmanın sadece tarihinin değil içeriğinin de Madero’nun niyetleriyle hiçbir ilgisi yoktu. Belki Madero’nun siyasal etkisinin olduğu ordu ve bürokrasinin belli kesimlerinin çağrıya uyup ayaklanmasının sembolik bir etkisi vardı. Ancak bu ayaklanmanın bile fiili savaşçıları burjuva liberalliğinden giderek anarşizme kayan, ve sınıfsal tabanı da buna uygun olarak şehirdeki işçi ve yoksullardan oluşmaya başlayan Meksika Liberal Partisi (PLM) militanlarıydı.
Ülkenin kuzeyinde ise toprak mülkiyetindeki tekelleşme neredeyse tüm köylülüğü tarım proletaryası haline getirmişti. Yoksulluğun pençesinde kıvranan, eşkiyalığın toplumsal kabul görmeye başladığı ve ayaklanma çağrıcısı Madero’nun da epey toprağının bulunduğu bu bölgede ayaklanan halk, süreç içinde kendi önderlerini de yaratıyordu; Francesco Panço Villa, kuzeydeki ayaklanmacıların doğal önderlerinden en ünlüsü ve öne çıkanıydı.
Güneyde ise daha farklı bir sınıfsal tablonun ürettiği ayaklanma vardı. 16. yüzyıldan beri şeker kamışı üretilen bu bölgede ilkel komünal topluluktan kalma köy topluluğu yapısı ve köyün ortak komünal mülkiyeti olan topraklar hala varlığını koruyordu. 1857 anayasasıyla bu komünal mülkiyet yapısına son verilse de bölgede bu yasaların uygulanması için teknikteki gelişmelerle şeker kamışının bir endüstri bitkisi haline gelmesi, ve böylece şeker tüccarlarının bölgedeki etkinliğinin hızla artmasının beklenmesi gerekecekti. Böylece egemenlerin köy komünlerini parçalama, mülk edinme ve köylüleri ücretli köleler haline getirme süreci de başlamış oluyordu. Gelenekler ve dinsel törelerle içiçe geçen sosyal yapıları dağıtılmaya başlanan köylüler buna karşı büyük bir kini büyütüyorlardı. Zapata 1909 Eylül’ünde köy savunma komitesinin başkanlığına seçilmiş, güvenilir bir kişiydi. Madero’nun düşüncelerinin propagandasını yapanlarla görüşmesi, “haksızca el konulan toprakların iadesi”ni bölge köylüsünün taleplerine uygun bulan Zapata’nın, Madero’nun çağrısını yaptığı ayaklanmaya katılmasını sağlamıştır. Silahlanan köylüler ve bölgedeki eşkiyaların da katılımıyla ayaklanmacılar ülkenin güneyindeki Morelos eyaletini kontrol altına aldılar.
Şubat 1911’de Madero’nun kuzeydeki birliklerin kontrolünü ele geçirmesiyle ayaklanma kısa sürede başarıya ulaşmış gibi görünüyordu. 21 Mayıs’ta hükümet yetkilileri ile bir anlaşma imzalanmıştı ama ayaklanmayı gerçekleştirenlerle onlara önderlik etmeye çalışanların arasındaki sınıfsal uçurum, bu anlaşmayı anlamsız bir kağıt parçası haline getirmekte gecikmedi. 1 Ekim’de gerçekleşen seçimler ortamı biraz sakinleştirse de hiçbir şey çözümlenmemişti daha. Ordusunu tamamen silahsızlandırmayan Zapata’nın ilan ettiği Ayala Planı ise ayaklanmaya yeni bir boyut ekliyordu. Belli bir mülkiyet dağıtımından çok toprakların nasıl kullanılacağına köylülerin kendi demokratik seçimleriyle karar verebileceğini içeren bu program, kısa sürede ayaklanmaya damgasını vuracaktı. Çünkü kendisi de bir büyük toprak sahibi olan Madero’nun böyle bir programla uzlaşabilmesi olanaksızdı.
1912’de Zapata’nın kontrolündeki bölgelerde Ayala Planı uygulanmaya başlanmıştı bile. Bu yıl içinde ordunun kuzeydeki ayaklanmayı bastırması da istikrarı sağlayamadı. Kuzeydeki direniş hala devam ediyordu. Gerçekleşen askeri darbe ile orduya hiçbir zaman güvenmeyen bir burjuva liberali olan Madero da öldürüldü. Kuzeydeki ayaklanmacılar Panço Villa önderliğinde Kuzey Tümeni olarak yeniden ayaklandılar. Meşruiyetçi burjuvazinin Carranza önderliğinde “Anayasalcı” bloğu yeni bir odaktı. Anarşist PLM’nin de Zapata’nın güçlerine katılmasıyla ülkede üç tane ayaklanmacı güç oluşmuştu. Bu üç gücün oluşturduğu yine istikrarsız ittifak 15 Ağustos 1914’te başkent Mexico City’e girdi. Bu süreçte kuzey ve güneydeki köylü ayaklanmacıları arasında bir ittifak da doğmuştu.

Carranza ile yapılan görüşmelerde Ayala Planını yine kabul ettiremeyen Zapata, etkisi altındaki bölgelerde planını uygulamaya devam etti. Carranza’nın emrindeki General Obrégon’un organize ettiği ikna görüşmeleri Panço Villa’nın da Ayala Planını kabul etmesinden öte bir sonuç vermedi. 24 Kasım’da Zapata’nın birlikleri yeniden başkente girdi. Kıyıda küçük bir bölgeye sıkışmış olan “Anayasalcılar”ın üzerine yürümeme hatası, ufku hiçbir zaman köylü devrimciliğinin ötesine geçememiş Zapata’nın yanılgılarından biriydi. Bölgeci yaklaşıyordu ve merkezi ordu düşüncesine karşıydı. Bu boşluğu değerlendirmeye çalışan “Anayasalcılar”, toprak reformunu ve sekiz saatlik işgünü gibi çeşitli sendikal hakları programlarına alarak “eğer bir hak verilecekse onu da biz veririz” anlayışının Meksika topraklarındaki versiyonu oldular. Burjuvalar ne kadar ileri olursa olsun bir hakkın savaşarak alınmasının yerine onu kendilerinin bahşetmesini çok daha uygun bulmuşlardır her zaman. Ocak 1915’te Anayasalcıların “Harekat Ordusu” yeniden başkente girdi. Panço Villa’nın Kuzey Tümeni yenildi ve 1916’da tamamen ortadan kaldırıldı.
Başkenti terketmesine rağmen Morelos eyaletinde hakimiyetini sürdüren Zapata, 7 Nisan 1919’da bir tuzağa düşürülüp öldürüldü. Bunu bu hareketin sonu olarak algılayan Carranza, çok geçmeden yanıldığını anlayacaktı.


Zapata’nın öldürülmesinin ardından 28 yaşındaki genç bir anarşist Gildardo Magana, altı ay içinde liderlik boşluğunu doldurdu. Morelos eyaleti artık Zapata’nın değil, Zapatista’nın denetimindeydi. Bu arada Carranza’yı iktidara taşıyan General Obrégon, anayasa tartışmaları sırasında radikal düşüncelerinden dolayı hükümetten uzak düşmüştü. 1 Haziran 1919’da başkan adaylığını ilan eden generalin hükümete yönelttiği eleştirilerin arasında Zapata’nın öldürülmesi de vardı. Hükümetten uzak düşmesiyle Zapata’nın Magana aracılığıyla temasa geçtiği bu general, Magana önderliğindeki Zapatistaların da desteğini aldı. 1920 baharında devlet general Obrégon için tutuklama kararı çıkardı. Obrégon, destekçisi olan demiryolu işçilerinin yardımıyla işçi kıyafetiyle Zapatistaların denetimindeki Morelos eyaletine kaçtı. Zapatista hareketini etkisi altına alan General Obrégon, on yıllık iç savaş boyunca ilk defa tüm Meksika halkının birleşip uyacağı bir ayaklanma çağrısıyla Carranza diktatörlüğünü devirme hareketini başlattı. İktidara gelen Obrégon işçiler için yaptığı vaatlerin birçoğunu yerine getirirken 1917 Anayasasının öngördüğü toprak reformu, güneydeki eyaletlerle sınırlı kaldı. Zapata’nın düşü, tıpkı onun hareket tarzı gibi bölgesel çapta da olsa gerçekleşmiş ve köylülere yaklaşık 1 milyon hektar toprak dağıtılmıştı...

Immanuel Wallerstein

1994’ten beri Chiapas’taki Zapatista isyanı dünyadaki en önemli toplumsal hareket oldu – dünya çapındaki sistem-karşıtı hareketlerin barometresi ve ateşleyici gücüydü. Nasıl olabiliyor da Meksika’nın en fakir bölgelerinden birinde Maya Kızılderililerin küçük bir hareketi böyle büyük bir rol oynayabiliyor? Bunu cevaplamak için, dünya-sistemde 1945-öncesi sistem-karşıtı hareketlerin hikâyesini ele almamız lazım.

1945’ten 1960’ların ortalarına kadar, sistem-karşıtı hareketler (ya da Eski Sol) – Komünist partiler, Sosyal-Demokrat partiler, ulusal kurtuluş hareketleri – dünya çapında yükselişteydi ve çok geniş bir devletler grubunda iktidara geldiler. Gün onların günüydü. Fakat evrensel zaferin zirvesindeymiş gibi görünürlerken, iki engelle karşılaşmışlardı: ’68 dünya devrimi ve dünya sağının yeniden canlanışı.

1968 dünya devrimcileri her yerde elbette ABD emperyalizmine karşı protestolar yapıyorlardı fakat Eski Sol hareketlere karşı da protesto yapıyorlardı. Evet, 1968 hareketlerine katılan öğrenciler ve işçiler için Eski Sol hareketler iktidara gelmişlerdi, fakat dünyayı daha eşitlikçi; daha demokratik bir yönde dönüştürme sözlerini yerine getirmemişlerdi. Eksik görülüyorlardı. 1968’ciler yeni hareketler yaratmaya devam ettiler (Yeşiller, feminist hareketler, kimlik hareketleri), fakat bunların hiçbiri 1945-sonrası dönemde geleneksel hareketlerin elde ettiği kitle desteğini seferber edemedi.
Ayrıca, dünya-ekonomide durgunluğa doğru ilerleyen konjonktürün sonucu olarak dünya sağı bir soluk aldı ve yeniden varlığını hissettirdi. En önemlileri, tabii ki Bayan Thatcher ve Ronald Reagan’ın neo-liberal hükümetleriydi. Fakat belki de daha da önemlisi IMF’nin ve ABD Hazinesi’nin politikalar dayatma kabiliyetiydi: Eski Sol’un hâlâ iktidarda olduğu hükümetlerin birçoğunun ithal ikâmeci kalkınmacılıktan ihracat-yönelimli büyümeye doğru politika değiştirmesini sağlayarak, bu ülkelerin ekonomi politikalarında büyük bir gerilemeyi dayatabildiler.

Eski Sol hükümetlerin sonuncusu ve en güçlüleri (SSCB’nin Komünist rejimleri ve onun Doğu-Orta Avrupa’daki uyduları) 1989-1991’de yıkıldığında, sistem-karşıtı hareketlerin (hem Eski hem de Yeni Sol’un) büyüyen dağınıklığı, dünyayı dönüştürme kapasitesi konusunda duydukları hayal kırıklığı ve kasvetin zirveye ulaşmasına yol açtı.
Fakat tam da neo-liberal ideoloji dalgası 1990’ların ortalarında zirveye çıkar gibi görünürken, dalga aşağı doğru inmeye başladı. Dönüm noktası, 1 Ocak 1994 Zapatista isyanıydı. Zapatistalar dünya nüfusunun en çok baskı gören kesimi olan yerli halkların bayrağını yükseltmişti ve onlar için otonomi ve refah talebinde bulunuyorlardı. Dahası, bunu Meksika devletinde iktidarı ele geçirerek değil, kendi cemaatlerinde iktidarı ele geçirmeyi hedefleyerek yaptılar. Bunun için de Meksika devletinden resmi tanınma talep ettiler.
Ve isyanlarının askeri yanı hızla bir ateşkesle noktalandığında, politik olarak Meksika’da ve sonradan tüm dünyada “sivil toplum”a ellerini uzattılar. Chiapas ormanlarında “galaksiler arası” konferanslar topladılar ve dünyanın dört bir yanından etkileyici sayıda militan ve entelektüelin katılımını sağladılar. 2000 yılında – altmış küsür yıl iktidarda kalmış köhnemiş “devrimci” hareketi alt ederek – Meksika’da yeni bir başkan iktidara geldiğinde, Zapatistalar 1996 yılı ateşkes anlaşmasının (San Andrés Anlaşmaları olarak bilinir) maddelerinin en azından Meksika hükümeti tarafından yerine getirilmesi için Mexico City’ye yürüdüler. Zapatistaların “sivil toplum”dan aldıkları çok büyük desteğe rağmen, Meksika meclisi bunu yapmadığında, Chiapas’taki köylerine döndüler ve – yasal olarak olmazsa da de facto (fiili) olarak – demokratik hükümetler, kendi okul sistemleri, sağlık sistemlerini kurarak kendi otonomilerini tek taraflı olarak uygulamaya başladılar. Fakat Meksika ordusu bu de facto (fiili) yapıyı her zaman potansiyel olarak tasfiye etmekle tehdit ederek, saldırıya hazır şekilde bekledi.

Zapatistalar’ın önemi Chiapas’ın ve hatta Meksika’nın dar sınırlarının ötesine geçti. Her yerde başkalarına böyle bir şeyin mümkün olabileceğini göstermek açısından örnek oldular. Eğer, geçtiğimiz beş yılda, pek çok Güney Amerika ülkesi sol ya da popülist hükümetleri iktidara getirdilerse, Zapatista örneği bu sürecin ateşleyici gücünün bir parçasıydı. Seattle’daki protestocular 1999 DTÖ toplantısını engellemeyi ve benzer gösterileri Cenova ve Quebec’te, başka yerlerde ve bu yıl da Gleneagles’de olduğu gibi de sürdürmeyi başardılarsa; bu, büyük ölçüde Zapatistalar’dan aldıkları ilhamdan dolayıydı. Ve Dünya Sosyal Forumu 2001’de başlayan sistem-karşıtı hareketlerin yenilenmesini aşan bir platform haline geldiğinde, Zapatistalar kahraman bir modeldi.

Fakat şimdilerde, Haziran 2005’de aniden Zapatistalar, tüm cemaatlerine köylerini terk edip tabana yapılacak çok büyük bir “danışma” için ormana gelmeleri çağrısında bulundular ve kırmızı alarm ilan ettiler. Sebep? Meksika devleti on yıl önce ateşkes anlaşmalarında verdiği sözleri görmezden geldiği için artık belirsiz bir tarihe kadar bekleyemeyeceklerini söylediler. Yeni bir şey denemek için “elde ettikleri küçük şeyleri riske etmeye” (yani, hiçbir yasal dayanağı olmayan de facto sınırlı otonomiyi riske etmeye) hazır olduklarını duyurdular. Zapatistalar mücadelelerinin ilk aşamasını bitirdiklerini duyurdular; ve askeri değil de, politik olacak ikinci aşamaya geçmenin zamanının geldiğini eklediler.

30 Haziran 2005’de yayınlanan Lacondona Ormanı Altıncı Bildirisinin üçüncü ve son bölümünde, Zapatistalar bize savundukları politik çizgi hakkında açık bir gösterge veriyorlar. Meksika’da ya da başka yerde herhangi bir politik partiden bahsetmiyorlar. Kendi hakları için mücadele eden, solda olan her yerdeki insanlara Zapatistalar’ın onlarla birlikte olduklarını söylüyorlar. Meksika’da çok büyük bir politik ittifak yaratmaktan bahsediyorlar – bizler Kızılderili’yiz fakat aynı zamanda Meksikalıyız. Tümüyle kapsayıcı bir dil kullanıyorlar. Bu dil, tüm toplumsal tabakaları ve tüm halkları ve her şeyden önce baskı gören tüm grupları kapsıyor. Fakat bu dil, her ne kadar zorunlu olarak bir partiye bağlı değilse de, kesin bir şekilde solda duruyor.
Bana göre bu inisiyatifin en önemli yanı zamanlaması. Dalga neo-liberalizm ve emperyalizmin aleyhine dönmeye başlayalı 11 yıl oluyor. Fakat Zapatistalara göre yeterince şey yapılmadı. Bunu düşünenin sadece onlar olmadığını hissediyorum. Latin Amerika’nın her yerinde ve özellikle sol ve popülist grupların iktidara geldiği bu ülkelerde bunun yeterli olmadığına; bu hükümetlerin çok fazla taviz vermek zorunda kaldıklarına ve popüler coşkunun azaldığına dair benzer bir hissiyatın var olduğunu düşünüyorum. Dünya Sosyal Forumu’nda da, 2001’de başladıklarından beri yaptıkları şeylerin dikkate değer olduğu fakat yeterli olmadığına; DSF’nin aynı şeyleri basit bir şekilde tekrarlayarak yoluna devam edemeyeceğine yönelik benzer bir hissiyatın var olduğunu düşünüyorum. Irak’ta ve Ortadoğu’da genelde şöyle bir hissiyat varmış gibi görünüyor: ABD’nin maço müdahaleciliğine karşı direniş şaşırtıcı bir şekilde güçlüydü; fakat bu haliyle bile yeterli olmadı.
1994’de Zapatista isyanı dünya sistem-karşıtı hissiyatı alt etmeye başlayan çaresizliğin barometresi oldu. Başka inisiyatiflerin ateşleyicisi olarak da hizmet etti. Bugün, Zapatistalar bize ilk aşamanın bittiğini ve bu aşamada daha fazla oyalanamayacaklarını söylediklerinde, yeniden her yerde değişen hissiyatın barometresi olacaklar gibi görünüyor. Zapatistalar, politik, kapsayıcı fakat şimdiye kadar çok detaylı hedefler belirlemeden ikinci aşamaya geçmek istiyorlar. Şimdilerde, tüm küredeki sistem-karşıtı hareketler, Dünya Sosyal Forumu ve Latin Amerika’da benzer bir yeniden değerlendirme için ilham kaynağı olacaklar mı? Ve bir sonraki aşamanın ayrıntılı hedefleri ne olacak?

Resim

Subcommandante MARCOS
(Chipas) - Ulusal ve uluslararası sivil topluma,
Bayan, bayım, genç kişi, erkek, kız,
Bu bir veda mektubu değildir.

Zaman zaman öyle, yani veda mektubuymuş gibi görünebilir, ama öyle değil.

Bir açıklama mektubu. En azından buna girişeceğiz. Bu, önce bir bildiri olacaktı, ama bu biçimi tercih ettik, çünkü iyi ya da kötü, sizlerle konuştuğumuzda hemen her zaman kişisel bir tonu yeğledik.

Bizler Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu'nun (EZLN) erkekleri, kadınları, çocukları ve yaşlılarıyız.

Belki bizleri anımsıyorsunuz; 1 Ocak 1994'te silahlı bir ayaklanma başlattık ve o günden bu yana, unutulmaya karşı bir savaş yürütüyoruz ve çeşitli hükümetlerin bize karşı sürdürdükleri başarısız imha savaşına karşı direniyoruz.

Meksika denilen bu ülkenin en uç köşesinde yaşıyoruz. "Yerli halklar" denilen köşede. Evet, aynen öyle, çoğul.

Çünkü burada saymayacağımız nedenlerden dolayı bu köşede çoğul her şey için kullanılmakta: acı çekiyoruz, ölüyoruz, savaşıyoruz, direniyoruz.

Şimdi, iyi bildiğiniz üzere, 94 başlangıcının şafağından bu yana,-önce ateşle, ardından da sözcükle sürdürdüğümüz- mücadelemizi, çabalarımızı, yaşamımızı ve ölümümüzü münhasıran Meksika'nın yerli halklarına, haklarının ve kültürlerinin tanınmasına adadık.

Bu, doğaldı -biz Zapatistalar ağırlıklı olarak yerlileriz. Daha doğrusu Maya yerlileri. Ama buna ek olarak, bu ülkede yerliler -Ulus'un büyük dönüşümlerinin temelini oluşturmalarına karşın- hâlen en çok saldırıya uğrayan ve en fazla sömürülen toplumsal gruptur.

Kimseye merhamet göstermedikleri askerî savaşları ve "siyaset" kisvesi altında yürütülen savaşları -yağma, fetih, itlaf, marjinalleştirme, cehalet savaşları- yerlilere karşı olanlardır. Bize karşı yürütülen savaş o denli yoğun ve acımasızdı ki, yerlinin ancak yerli olmaktan vazgeçtiğinde ya da öldüğü zaman marjinalleşme ve yoksulluk koşullarından kaçınabileceğini düşünmek, rutin hale gelmişti.

Ölmemek ve yerli olmaktan vazgeçmemek için savaştık. Sırtlarımızda yükselen bu ülkeye -diri ve yerli olarak- ait olmak için savaştık. Belirleyici anlarında üzerinde yürüdüğü, hemen her zaman yalın, ayakları olduğumuz Ulus. Toprağı meyveye durduran, her şeyi olanların onca böbürlendiği büyük binaları, yapıları, kiliseleri ve sarayları inşa eden kolları ve elleri olduğumuz Ulus. Söz, bakış ve tarzla, yani kültürle kökü olduğumuz Ulus.

Yaralı olduğumuz için mi hakaretler yağdırıyoruz? Belki de yılın altıncı ayı Haziran'da olduğumuz için. Sadece ayaklanmamızın, tepedeki otoriterlik nedeniyle sağır ve dilsiz olan bir Ulus'a "İşte buradayız!" diye haykırmaktan ibaret olmadığına işaret etmek istiyoruz.

O, aynı zamanda, "Biz buyuz ve bu olmaya devam edeceğiz" ama artık "saygınlıkla, demokrasiyle, adaletle, özgürlükle" demekti. Bunu iyi biliyorsunuz, çünkü başka şeylerin yanı sıra, o günden beri bizlere eşlik ediyorsunuz.

Ne yazık ki, bu yola adanmış yedi yıldan sonra, 2001 Nisanında, tüm partilerden (öncelikle de PRI, PAN ve PRD) siyasetçiler ve kendi deyişleriyle "Birliğin üç dalı" -başkanlık, kongre ve mahkemeler- Meksika'nın yerli halklarının hakları ve kültürünün anayasal tanınmasını reddetmek üzere bir ittifak oluşturdular.

Ve bunu yükselen ve bu amaçla bir araya gelen büyük ulusal ve uluslararası harekete aldırmadan yaptılar. Medya dahil büyük çoğunluk, hesabın kapatılmasından yanaydı. Ama siyasetçiler kendilerine para getirmeyecek hiçbir şeyi önemsemezler; yıllar önce San Adrés Anlaşmaları imzalandığında ve COCOPA anayasal reform önerisi taslağı hazırladığında kabul ettikleri öneriyi, bu kez reddettiler.

Reddettiler, çünkü aradan kısa bir zaman geçtiğinde herkesin unutacağını düşünüyorlardı. Ve belki pek çok insan unuttu, ama biz unutmadık. Bizim belleğimiz var ve bunu yapan onlardı: PRI, PAN, PRD, Cumhurbaşkanı, milletvekilleri ve senatörler ve Anayasa Mahkemesi.

Evet, yerli halklar günümüzde bu Ulus'un yumuşak karnı olmayı sürdürüyor ve 500 yıldır aynı ırkçılığın acısını çekiyorlar. Seçimlere -bir başka deyişle onlara kâr sağlayacak konumlarını güvence altına almak için- hazırlandıkları bugün ne söyledikleri önemli değil: çoğunluğun iyiliği için hiçbir şey yapmayacaklar; para olmayan hiçbir şeye kulak vermeyecekler.

Biz Zapatistalar bir şeyden gurur duyuyorsak o da söze önem vermemizdir; dürüst ve ilkeli söze. Tüm bu süre boyunca sizlere, taleplerimizi elde etmek için diyalog ve müzakere yolunu deneyeceğimizi söyledik. Barışçı mücadelede büyük çabalar göstereceğimizi söyledik. Yerli mücadelesi üzerinde odaklanacağımızı söyledik.

Ve öyle de oldu. Sizlere ihanet etmedik. Bu soylu davaya cömertçe katkıda bulunduğunuz yardımların tümü, yalnızca buna kullanıldı, başka hiçbir şeye değil. Hiçbir şeyi başka bir alanda kullanmadık. Meksika'dan ve dünyadan aldığımız tüm insanî yardım yalnızca Zapatista yerli cemaatlerin yaşam koşullarının iyileştirilmesinde ve yerli hakları ve kültürünün tanınması yönündeki barışçı girişimlerde kullanıldı.

Alınanlardan hiçbir şey silah elde etmede ya da savaş hazırlıklarında kullanılmadı. Yalnızca buna ihtiyacımız olmadığından değil (EZLN askerî kapasitesini 1994'ten bu yana olduğu gibi korudu), ama her şeyden önce, yardımlarınızın bir şey için olduğunu söyleyip, başka bir şey için kullanmak dürüstçe olmayacağı için.

Adaletli ve saygın bir barış için alınan yardımın bir milimi bile savaş için kullanılmadı. Savaşmak için yardıma ihtiyacımız yoktu. Barış içinse, evet.

Tabii, sözümüzü Meksika'daki ve dünyadaki başka mücadelelere gönderme yapmak (ve kimi durumlarda onlarla dayanışmamızı ifade etmek) için kullandık; ama o kadar. Ve pek çok kez, daha fazlasını yapabileceğimizi bilmemize karşın, kendimizi engellememiz gerekti, çünkü çabalarımız -sizlere de söylediğimiz gibi- münhasıran yerlilerle ve onlar içindi. Kolay olmadı.

"Bin 111'lerin Yürüyüşü"nü anımsıyor musunuz? 1999'daki "5 Binlerin Consulta"sını? 2001'deki "Yeryüzünün Rengi Yürüyüşü"nü?

O zaman campesino'lara (köylüler), işçilere, öğrencilere, öğretmenlere, çalışanlara, eşcinsellere ve lezbiyenlere, genç insanlara, kadınlara, çocuklara, yönelen haksızlıklar ve nefreti görüp duyduğumuzda neler hissettiğimizi varın siz düşünün.

Yüreğimizin neler hissettiğini düşünün. Acı, öfke, bize ait olduğu için tanıdığımız bir kızgınlık duyduk. Ama bu kez ötekinde olduğu için bizi etkiliyordu. Ve daha genişlemeyi istememizi sağlayan, daha kolektif, daha ulusal olmasını esinleyen "Biz"i duyduk. Ama hayır, sadece yerli demiştik, buna sadık kalmalıydık. Sanırım tarzımız böyle; sözümüze ihanet etmektense ölümü yeğleriz.

Şimdi başka bir şeyler söyleyip yapabilmek üzerine yüreğimize danışıyoruz. Eğer çoğunluk evet derse, o zaman bunu yapmak için olanaklı her şeyi yapacağız. her şeyi, gerekirse ölmeyi de. Dramatik görünmek istemiyoruz. Sadece ne kadarına talip olduğumuzu açığa çıkartmak için söylüyoruz bunu.

Bir başka deyişle, "bize bir konum, bir miktar para, bir vaat, bir adaylık verilmesine kadar" değil. Belki birileri, altı ay önce, "ne kayıpsa kayıptır"la başladığımızı anımsayacaktır. Şu hâlde, kayıp olanı bulmaya çalışıp çalışmayacağımıza karar verme vakti geldi. Bulmak değil, inşa etmek. Evet, "başka bir şeyi inşa etmek".

Son birkaç güne ait bildirilerden bazılarında, bir iç danışmaya girdiğimizi sizlere duyurmuştuk. Kısa sürede sonuçları alacağız ve sizi bunlardan haberdar edeceğiz. O zamana dek, size mektup yazma fırsatını değerlendiriyoruz. Sizlere hep içtenlikle seslendik; yüreğimiz ve koruyucumuz olana, Votan Zapata 'ya, Zapatista cemaatlere, kolektif komutamıza da.

Güç ve zor bir karar olacak, tıpkı yaşamımız ve mücadelemiz gibi. Dört yıl boyunca, halklarımıza kapı ve pencereleri sunabilecek koşulları hazırlamakla uğraştık; öyle ki, günü geldiğinde, herkes, hangi pencereden bakacağını ve hangi kapıyı açacağını seçebilmesini sağlayacak tüm bileşenlere sahip olsun.

Ve bizim yolumuz bu. Bir başka deyişle, EZLN önderliği yönetmez; bunun yerine yolları, adımları, eşlik etmeyi, yönü, hızı, hedefi arar. Birkaç tane. Sonra da halklara yolları sunar ve onlarla birlikte şu ya da bu yolu izlediğimizde neler olacağını tartışır. Çünkü, üzerinde ilerlediğimiz yola bağlı olarak, iyi olabilecek şeyler de vardır, kötü olabilecek şeyler de.

Ve sonra onlar -Zapatista cemaatler- düşüncelerini söyler ve tartıştıktan sonra ve çoğunluk olarak nereye gideceğimizi kararlaştırır. Ve emri verirler ve EZLN önderliği, işi örgütlemek, o yolu yürümek için ne gerekiyorsa hazırlamak zorundadır.

Tabii EZLN önderliği yalnızca onlara ne olduğuna bakmaz, aynı zamanda halklara bağlı olmak ve onların yüreklerine dokunmak, söyledikleri gibi, onlarla bir olmak zorundadır. Sonra hepsi bizim bakışlarımız, bizim kulağımız, bizim düşüncelerimiz, bizim yüreğimiz olur.

Ama ya, şu ya da bu nedenden dolayı, önderlik hepimiz gibi bakmıyor, veya duymuyor, veya düşünmüyor veya hissetmiyorsa? Ya da bir kısım görülmüyor, başka bir şey duyulmuyor, diğer düşünceler düşünülmüyor ya da hissedilmiyorsa? Herkese danışılmasının nedeni budur. Herkese sorulmasının nedeni budur. Herkesten onay alınmasının nedeni budur.

Çoğunluk hayır diyorsa, o zaman önderlik başka bir yol aramak, ve biz kolektif olarak bir karara varana dek halklara başka bir yol sunmak zorundadır. Başka bir deyişle, halk yönetir.

Şimdi kolektifi oluşturan bizler bir karara varacağız. Lehte ve aleyhteki noktaları tartıyorlar. Neyin yitirilip neyin kazanılacağını dikkatle hesaplıyorlar.

Kaybedilecek olanın az olmadığı görülürse, buna değip değmeyeceği kararlaştırılacak. Belki bazı kişilerin tartılarında elde ettiklerimize fazlaca ağırlık verilecek. Belki başkalarınınkinde, toprağımızın ve göklerimizin İktidarın aptalca açgözlülüğüyle tahrip edildiğini görmenin verdiği öfke ve utanç, daha ağır basacak.

Her durumda, bir külhanbeyi çetesi Patria'mızı (vatan) ona ve herkese varoluşunu sağlayan şeyden, saygınlıktan yoksun bırakırken, edilgin kalıp salt seyretmekle yetinemeyiz.

Ah, evet, şimdi önümüzde pek çok dönemeç var. Size belki de son kez, destek vaadinizi iade etmek için yazıyoruz. Yerli mücadelesinde kazandıklarımız az değildi ve bu da, -size hem özel, hem de kamusal olarak söylediğimiz üzere- yardımlarınız sayesinde oldu.

Sanırız biz Zapatistaların, bu noktaya kadar sizlerle birlikte inşa ettiklerimizden, hiçbir utanca yer bırakmaksızın, gurur duyabilirsiniz. Ve sizin gibi insanların yanımızda yürümüş olmasının bizler için bir onur olduğunu bilin.

Şimdi başka bir şey yapıp yapmayacağımıza karar vereceğiz, ve sonuçları uygun zamanda kamuoyuna açıklayacağız. Şimdi -spekülasyonların önüne geçmek için- bu "başka bir şey"in bizim tarafımızdan herhangi bir askerî saldırı eylemi olmadığını açıklıyoruz.

Kendi adımıza biz, saldırgan askerî mücadeleyi yeniden başlatmayı ne planlıyor ne de tartışıyoruz. 1994 Şubat-Mart'ından bu yana, tüm askerî mevcudiyetimiz savunmaya yönelik olagelmiştir. Hükümet de, kendi adına, federal kuvvetler ya da paramiliterleri eliyle saldırı savaşı hazırlıkları yürütüp yürütmediğini açıklamalıdır.

Ve PRI ve PRD de, Chiapas'da destekledikleri paramiliterlerle bize karşı saldırı planlayıp planlamadıklarını açıklamalıdır.

Eğer Zapatista çoğunluğun kararı bu yönde olursa, bize şimdiye dek münhasıran yerli olan mücadelemizde omuz vermiş olanlar, herhangi bir utanç ya da pişmanlık duymaksızın, Comandante Tacho'nun, iki buçuk yıl önce, 2003 Ocağında San Cristóbal de Las Casas meydanında değindiği "başka bir şey"den kendilerini uzaklaştırabilirler.

Ayrıca, şu andan itibaren bu ilişki kesmeyi doğrulayan ve iş başvurularında, CV'lerde, kahve sohbetlerinde, yayın kurullarında, yuvarlak masa toplantılarında, kapalı tribünlerde, forumlarda, sahnelerde, cilt kapaklarında, dipnotlarda, kolokyumlarda, adaylıklarda, teselli kitaplarında ya da gazete sütunlarında kullanılabilecek ve, bunlara ek olarak, her mahkemede savunma kanıtı olarak gösterilebilecek bir bildiri yayınlanmıştır.

(Gülmeyin, bu olayın bir içtihadı var: 1994'te, kötü bir hükümet tarafından tutuklanan -ve Zapatista olmayan- bazı yerliler, CCRI-CG'nin bu kişileri EZLN'nin yaptıklarından aklayan bir mektubu sayesinde yargıç tarafından serbest bırakılmışlardı. Bir başka deyişle, avukatların dediği gibi "bunun içtihadı var").

Ama yüreklerinde yeni sözümüzün -küçük de olsa- bir yankısını bulanlar ve seçtiğimiz yol, adım, hız, eşlik ve hedefin çağrısını hissedenler, belki, "başka bir şey" olduğunu bilerek yardımlarını yenilemeye (ya da doğrudan katılmaya) karar verebilirler.

Aynen öyle; hilesiz, ihanetsiz, ikiyüzlülükten, yalanlardan uzak. Kadınlara teşekkür ediyoruz. Bize yardım eden, bize eşlik eden ve pek çok kez acılarımızı ve adımlarımızı paylaşan tüm kızlara, yeniyetmelere, genç kadınlara, señorita'lara, señora'lara ve ihtiyarlara (ve 12 yıl boyunca birinden diğerine değişenlere).

Bize yardım edip bizimle yürüyen, Meksikalı ya da başka ülkelerden, hepsine.

Yaptığımız her şeyde siz büyük çoğunluktunuz. Belki de sizlerle, herkes kendi yerinde ve tarzında olmak üzere ayırımcılığı, aşağılanmayı ve ölümü paylaştığımız için.

Kendini hükümet görevleri, harcırahlar, güçlülerin yerlilere ve hayvanlara layık dedikleri pohpohlamalara satmayan ulusal yerli hareketine teşekkür ediyoruz.

Sözümüze kulak verenlere ve sözlerini bizden esirgemeyenlere. Yuvasını, yüreğini bizlere açanlara. Saygınlıkla direnenlere ve direnmeyi sürdürenlere, yeryüzünün bizim oluşturduğumuz rengini yükseklere taşıyanlara.

Meksika'nın ve dünyanın genç erkek ve kadınlarına teşekkür ediyoruz. O 94 yılında çocuk ya da yeniyetme olup, kulaklarını ve gözlerini kapatmadan soyluca büyüyenlere. Gençliğe erişenlere ya da takvimden kopartılan yapraklara karşın orada kalıp koyu tenli ellerimize isyanlarının elini uzatanlara.

Gelip saygın yoksulluğumuz, mücadelemiz, umudumuz ve çılgın girişimimizle günlerini, haftalarını, aylarını, yıllarını paylaşmayı seçenlere.

Eşcinsellere, lezbiyenlere, transseksüellere, cinsiyet-ötesi kişilere ve "kendi tarzındaki herkese" teşekkür ediyoruz. Gizlenmenin bir kusur olmadığı bilinciyle farklılığa saygı mücadelelerini bizimle paylaşanlara.

Cesaretin testosteronla hiç mi hiç ilişkisi olmadığını gösterenlere ve bizlere tekrar tekrar aldığımız saygınlık ve soyluluk derslerinin en güzellerinden bazılarını verenlere.

Meksika'dan ve dünyadan, yerliler için mücadelemize omuz veren aydınlara, sanatçılara, bilim insanlarına teşekkür ediyoruz. Pek az hareket ya da örgüt, arkasında bu denli zeka, deha ve yaratıcılığın (her zaman eleştirel, ve onlara bunun için teşekkür ediyoruz) desteğinin bulunmasıyla övünebilir.

Sizlere hep kulak verdiğimizi ve görüşlerinizi paylaşmadığımız zamanlarda dahi sizleri saygı ve dikkatle dinlediğimizi, taşıdığınız ışıktan bir şeylerin karanlık yollarımızı aydınlatmada yardımcı olduğunu zaten biliyorsunuz.

Gördüklerini ve duyduklarını tüm dünyaya hakikate bağlı kalarak duyuran ve seslerimize ve yolumuza, onları çarpıtmaksızın saygı gösteren dürüst basın emekçilerine ve saygın medyaya teşekkür ediyoruz. Mesleğinizin icrasında yaşadığınız, yaşamlarınızı riske attığınız, saldırılara uğradığınız ve bizler gibi, adalet bulamadığınız bu zor günlerde sizlerle dayanışmamızı ifadelendiriyoruz.

Ve kimseyi ihmal etmeden, dürüstçe ve içtenlikle bize yardımcı olan herkese teşekkür ediyoruz.

Bu mektubun başında, bunun bir veda olmadığını söylemiştim. Ama öyle görünüyor ki, kimileri için bu bir veda. Diğerleri için ise, ne olacaksa, o, yani bir vaat. Çünkü kayıp olan, artık görülebiliyor..

Vale. Selamlar ve yürekten yüreğe, her şey için teşekkürler.

EZLN Zapatistaları adına.

Meksika Güneydoğusu dağlarından. İsyancı Subcomandante Marcos.


Not: Artık futbol oynamaktan söz etmediğimizi görebiliyorsunuz. Ya da salt bunu düşünmediğimizi. Çünkü bir gün Milano Internazionale ile oynayacağız.

Biz, ya da bizlerden geriye kalanlar.(SM/EÜ)


ÖZGÜRLÜK
Yüzbaşı
Yüzbaşı
Mesajlar:767
Kayıt:18 Tem 2007 15:13
Burç:Koç

Re: Ülkeler Ve Örgütler

Mesaj gönderen ÖZGÜRLÜK » 30 Eyl 2007 15:38

Latin Amerikayaı çok seviyorum... :cool
Piremerd
Üstteğmen
Üstteğmen
Mesajlar:413
Kayıt:07 Kas 2006 13:36

Kızıl Tugaylar-italya

Mesaj gönderen Piremerd » 30 Eyl 2007 15:38

Kızıl Tugaylar-italya



Kızıl Tugaylar (İtalyanca: Brigate Rosse, kısaca BR ) 1970 yılında Alberto Franceschini, kız arkadaşı olan Margherita "Mara" Cagol ve Renato Curcio tarafından kurulan solcu militan bir örgüttür. Marksist Kızıl Tugaylar örgütünün amacı silahlı mücadele vererek devrimci bir devlet kurmak ve İtalya'yı Batı Bloğu'ndan çıkarmaktı.

1978 yılında İtalya Hristiyan Demokrat Partisi (Democrazia Cristiana) başkanı ve İtalya başbakanıAldo Moro'yu kaçırdılar ve öldürdüler. 1970'ler boyunca Kızıl Tugaylar yaklaşık 14,000 şiddet eyleminden sorumlu tutulmuşlardır.


Örgütün sloganı "Bir kişiyi vur, yüz kişiyi eğit" olmuştur. Eylemlerine ufak çaplı kundaklama ve bombalamalarla başlayan örgüt 1974 yılından itibaren devletin kalbine saldırma stratejisini benimsemiştir.

Bu plan dahilinde savcılar, yargıçlar, güvenlik güçleri, profesörler, teknokratlar hedef seçilmiş; birçok kişiye suikast yapılarak öldürülmüştür. Bu stratejinin ilk eylemi de 1974 yılında Cenova'da kaçırılan yargıç Mario Sossi olmuştur. İtalya çapında ses getiren bu eylemden sonra Mario Sossi serbest bırakılsa da Kızıl Tugaylar'ın eylemleri şiddetini arttırarak devam etmiştir.


Aldo Moro'nun öldürülmesi



Kızıl Tugaylar'ın tartışmasız en çok ses getiren eylemi ise 1978 yılında Aldo Moro'nun kaçırılmasıdır. Moro'yu 55 gün rehin tuttuktan sonra isteklerinin yerine getirilmediğini öne sürerek kendisini öldürmüş, cesedini yol kenarına park etmiş bir aracın bagajına yerleştirmişlerdir.


Resim

1974 yılında grubun temel kurucuları Alberto Franceschini ve Renato Curcio tutuklanarak 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Kızıl Tugaylar, bundan sonra silahlı mücadeleye başladı. Örgüt, “devlet hizmetkarları” olarak gördükleri polisler, hakimler, politik şahsiyetler ve gazetecilere yönelik eylemlere girişti.

Örgütün lider kadroları 1982 yasasından yararlanarak serbest bırakılır. Franceschini’ye göre 15 Mart 1972’de gazeteci Giangiacomo Feltrinelli’nin ölümü kendilerini “öksüz” bir duruma düşürür ve böylece 1972’den itibaren Kızıl Tugayların eylemleri daha şiddetli bir biçim alır. Örgüt liderlerinden Corrado Simioni ise Kızıl Tugaylar içinde “Superclan” adlı gizli bir grup kurmuştu. Franceschini, Simioni’nin NATO adına çalıştığını kaydediyordu. Franceschini’ye göre Simioni, 1970 Kasım’ında Junio Valerio Borghese veya NATO’nun diğer birçok ajanını öldürmek için ısrar ediyordu. Kızıl Tugaylar, İtalya eski başbakanlarından Aldo Morro’nun kaçırılıp öldürülmesi olayından da sorumlu tutuluyor. Ancak bu iddia pek inandırıcı olmamış, zira Moro cinayetinin Gladio tarafından işlendiği ispatlanmıştı. Örgüt aktif eylemliliği 1989’da Soğuk Savaş’ın bitimi ile sona erdi.

----------

NATO BAĞLANTISI İDDASI

1974 yılında grubun temel kurucuları Alberto Franceschini ve Renato Curcio tutuklanır ve 18 yıl hapis cezasına çarptırılır. Kızıl Tugaylar böylece silahlı mücadeleye başlar, devlet hizmetkarları olarak gördükleri polisler, hakimler, politik şahsiyetler ve gazetecilere yönelik eylemlere girişir.

Örgütün lider kadroları 1982 yasasından yararlanarak serbest bırakılır. Franceschiniye göre 15 Mar 1972de gazeteci Giangiacomo Feltrinellinin ölümü kendilerini öksüz bir duruma düşürür ve böylece 1972den itibaren Kızıl Tugayların eylemleri daha şiddetli bir biçim alır. Örgüt liderlerinden Corrado Simioni ise Kızıl Tugaylar içinde Superclan" adlı gizli bir grup kurmuştu. Franceschini, Simioninin NATO adına çalıştığını kaydediyordu. Franceschiniye göre Simioni, 1970 Kasımında Junio Valerio Borghese veya NATOnun diğer birçok ajanını öldürmek için ısrar ediyordu.

Daha sonra Mairo Moretti örgütün başına geçer ve Mart 1978de Aldo Moronun karılmasını organize eder. Franceschini ve Curcio, Morettinin de bir casus olabileceğini söylüyordu.

GLADİO

Kızıl Tugayların ilk kurucuları cezaevinde olduğu sırada liderliğini Morettinin yaptığı ikinci Kızıl Tugayların temel eylemi 16 Mart 1978de Hristiyan Demokrat partinin lideri Aldo Moronun Başbakan olmasının beklendiği gün kaçırılması oldu. Moronun Komünist Parti ile bir uzlaşı hükümeti kurması bekleniyordu. Kızıl Tugayların siyasi tutukluların serbest bırakılması talebini devlet reddeder. Moro ise 55 gün esir kaldıktan sonra öldürülür. Cesedi bir otomobilin bagajında bulunur. 1970li yıllarda radikal sol içerisinde CIA tarafından finanse edilen gizli bir gruptan bahsediliyordu. Bu grubun Mario Morettinin grubu olabileceği kaydediliyordu. Daha sonra örgütün kurucusu Alberto Franceschini cezaevinden çıktıktan sonra 2005te yayımlanan anılarında bu iddiayı ele alıyordu.

24 Ekim 1990da dönemin Başbakanı Giulio Andreottinin Gladio olarak adlandırılan bir organizasyonun varlığından bahsetmesinden bu yana böyle bir organizasyonun gerçekte var olduğu biliniyor. 2000 yılında bir parlamenter rapor gerilim stratejisini kınayarak solun üzerine atılan bu eylemle, komünist partinin hükümete girişinin engellenmesinin amaçlandığı kaydediyordu. O dönemde tüm İtalyan politik sınıfları Kızıl Tugayları kınamıştı. 1981 yılında Kızıl Tugaylar (BR) ikiye bölünür: BR-PCC (Savaşçı Komünist Parti) ve BR-UCC (Savaşçı Komünist Birlik).

SİMON DE BOUVOIRIN ÖRGÜTLE İLİŞKİSİ

Ocak 2007de Direnişçi ve eski milletvekili 94 yaşındaki yoksullarla dayanışma hareketi Emmaüsün kurucusu L'Abbé Pierre'in hayatını kaybetmesinden sonra İtalyan yargıç Carlo Mastelloni Corriere della Sera gazetesinde evsizlerin babası olarak tanınan L'Abbé Pierrein Kızıl Tugaylarla 1980li yıllarda ilişkisi olduğunu belirtti. O dönemde Fransada Vanni Mulinaris tarafından yönetilen Hyperion dil okulu etrafında bu ilişkinin geliştiği ileri sürüldü. Bununla birlikte Simone de Beauvoirın da Vanni Mulinarisa yazdığı bir mektup adli arşivlerde bulunuyor. İçerisinde Corrado Simioni, Vanni Mulinaris ve Duccio Beriowas Hypérionun yer aldığı Hypérion okulu İtalyan hakim tarafından Kızıl Tugayların yöneticisi olarak suçlanmıştı. Ancak sonra aklandılar.

MİTTERAND DOKTRİNİ

1980li yıllarda sosyalist cumhurbaşkanı François Mitterand döneminde Kızıl Tugaylar ve diğer bir çok grup üyesinin Fransaya sığınmasına izin verilmişti. Bu uygulamaya Mitterand Doktrini adı veriliyordu. Buna göre Kızıl Tugaylar sınırdışı edilmeme garantisi karşılığında şiddet eylemleri yapmamayı taahhüt emişti. Mitterandın bu kişilerin ülkesini arka bir üs olarak kullanmama anlaşması, İtalyadaki tansiyonun da yatışmasına katkıda bulunmuştu.

Alberto Franceschiniye göre, tutuklandığı 1974ten sonra örgüt yerini daha ağır ikinci bir gruba bıraktı. Her ne kadar İtalyan gizli servislerinin bazı kolları tarafından örgüt içine sızma olduğuna yönelik iddialar ortaya atılsa da bugüne kadar bunlar doğrulanmadı. Aldo Moro cinayeti de bu sızmadan sonra gerçekleştiği belirtilen cinayetlerden biri. Moro cinayetinin Gladio tarafından işlendiği de bu iddiaların başında yer alıyor.
Piremerd
Üstteğmen
Üstteğmen
Mesajlar:413
Kayıt:07 Kas 2006 13:36

Filistin ve Direniş

Mesaj gönderen Piremerd » 30 Eyl 2007 15:41

Filistin ve Direniş


FİLİSTİN DİRENİŞ ÖRGÜTLERİ

I. Dünya Savaşı’nın sonrasında meydana gelen iki gelişme Filistin direnişinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Birincisi Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılışı ve yeni kurulan Türk devletinin Ortadoğu politikalarına dahil olmaması, ikincisi ise Şerif Hüseyin’in büyük Arap devleti hayalinin, Sykes Picot Anlaşması ve Balfour Deklarasyonu ile sonuçsuz kalmasıdır. Bu iki gelişme Filistin sorununun tamamıyla İngiltere’nin inisiyatifine bırakılmasına ve Filistin direnişinin başlamasına neden olmuştur.
Başlangıcı 1920’li yıllara kadar giden Filistin direnişinin 1950’li yıllara kadar sembol ismi Hacı Emin El-Hüseyni’dir. Hüseyni’nin liderliği siyasi boşluğun hakim olduğu bir ortamda ortaya çıkmıştır. Filistin direnişinin başlamasında önemli rol oynayan Hacı Emin el-Hüseyni kendinden sonra gelen Filistin liderlerinin bilinçlenmesinde etkili olmuştur.
1960’lı yıllar, Filistinlilerin bir şeyler yapacaklarına inandıkları, Arap ülkeleri ve uluslararası kuruluşlara karşı olan güvenlerinin iyice azaldığı yıllardır. Bu nedenle kendi sorunlarını ancak kendi güçleriyle çözebileceklerine inanan Filistinliler, özellikle 1967 savaşı ve sonrasında örgütlü Filistin direniş hareketine ağırlık verdiler.
Sürgünde yaşayan Filistinlilerin Arap yönetimlerinden bir şeyler beklemeyi bırakıp kendi çabalarıyla silahlı mücadeleyi başlatmalarının ilk örneği 1952 yılında Beyrut’ta George Habbaş liderliğinde bir grup üniversite öğrencisinin başlattığı harekettir. Önceleri bir komite olarak ortaya çıkmış olan bu grubun bazı üyeleri daha sonra özellikle Suriye Baas Partisi’ne rakip olarak kurulacak olan „Arap Milliyetçi Hareketi“ni ortaya çıkardılar. Bu hareket Pan-Arap bir karaktere sahip olmasına rağmen 1948 Savaşı ve sonuçlarından Arap yönetimlerini sorumlu tuttu ve Filistin’in kurtuluşu için silahlı mücadeleyi esas aldı. Bu özelliği nedeniyle 1960’lı yılların sonlarında Arap birlik hareketinden bağımsız olarak ortaya çıkan Filistin direniş hareketinin ruhuna yaklaşmaktaydı. Ancak yine de 1950’li yıllarda başlatılan Filistinli hareketleri o yıllarda yükselen Arap milliyetçiliğinden bütünüyle soyutlanamaz


Resim

EL FETİH


1960’lı yılların başında sürgünde kurulmuş kırk civarında Filistin teşkilatı içinde en önemli grup el-Fetih’dir. Filistin sorununun gerçek anlamda Filistinlileştirilmesi El-Fetih örgütünün kurulmasıyla başlar. Filistin direniş hareketinin en önemli kilometre taşlarından biri olan el–Fetih, Yaser Arafat’ın (Ebu Ammar) önderliğinde 1959’da kuruldu. Teşkilatın kurucuları arasında bu dönemde Arafat’ın en yakın arkadaşları olan Ebu Iyad (Salah Halef) ve Ebu Cihad (Halil el-Vezir) da bulunmaktadır. Arafat ve arkadaşları Süveyş Kanalı bölgesinde İngilizlerle çatışmaya giren Filistinlilerin başında yer aldılar. Silahlı mücadele ile ilk defa burada tanışan Arafat ve arkadaşları 1955’de İsrail’in giriştiği Gazze harekatından sonra, silahlı mücadelenin başarıya ulaşmak için tek çıkar yol olduğu fikrinde birleştiler. 1957’de Mısır’dan ayrılarak mühendis olarak çalışacakları Kuveyt’e gittiler ve burada gizli faaliyetlerin yanı sıra, Filistinuna (Filistinimiz) adlı dergiyi çıkarmaya başladılar. El-Fetih 1950’li yılların sonunda İsrailli hedeflere karşı küçük çaplı hareketleriyle birlikte direniş yolunda silahlı mücadeleyi başlatan en dikkat çekici gruplardan biri oldu. En belirgin niteliği ise Filistin direnişini, öncelikle Arap hükümetlerinden bağımsızlaştırma yolunu seçmiş olmasıydı.
El-Fetih 1968 yılındaki ünlü Karameh direnişiyle öne çıktı ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) içinde etkin olmaya başladı. 21 Mart 1968 tarihinde saldırıya geçen İsrailliler Karameh’te hiç beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar. Arap ordularının başaramadığını küçük bir gerilla grubu başarmıştı. Karameh zaferiyle büyük prestij kazanan Arafat ve el-Fetih bu tarihten sonra Filistinlilerin umut kaynağı oldu. 1971 yılında Ebu Ali Eyad’ın öldürülmesi üzerine el-Fetih’in içinden kopan Kara Eylül adındaki grup 1972 yılında yapılan Münih Olimpiyatları’nda 11 İsrailli sporcuyu öldürerek adını duyurdu. El-Fetih’in diğer kurucularından Ebu Cihad ise 1988’de Tunus’ta silahlı bir saldırıda hayatını kaybetti.
1982 yılına kadar Lübnan’da kalan el-Fetih karargahı İsrail’in Güney Lübnan’ı işgal etmesiyle buradan taşındı. Bu dönemde el-Fetih içinde Arafat’ı uzlaşmacı olarak suçlayan bazı gruplar ortaya çıktı, fakat 1987 yılında yapılan FKÖ Konseyi toplantısında Arafat’ın önderliği teyit edildi.

Resim

FKÖ


FKÖ’nün temelleri Ocak 1964’te Kahire’de toplanan Arap Zirvesi ile atıldı. FKÖ’nün kurulmasına Filistinli mücadeleci örgütler değil Arap hükümetleri öncülük etmiş oldu. FKÖ’nün kurumsallaşması aşamasında Arap devletleri Filistinlileri mücadele yönünde yetiştirmek amacıyla askeri okullarına alma talebinde bulundular, ayrıca teşkilatın finansmanı için bir Filistin Milli Fonu oluşturuldu. Arap devletlerinde FKÖ’nün ofisleri açıldı ve o sıralarda Gazze ve Sina’da üslenecek bir Filistin Kurtuluş Ordusu kuruldu.
Bir anlamda Filistin davasının siyasal temsilcisi olan ve çok sayıda Filistinli örgütü bir çatı altında toplayan FKÖ, 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda etkinliğini artırdı. 1968 yılında yapılan Filistin Ulusal Konseyi’nin dördüncü toplantısında FKÖ yeniden örgütlendi. Komando grupları üye yapılırken, sözleşme yeniden gözden geçirildi ve Filistin Kurtuluş Ordusu’nun komando kanadı kuruldu.
FKÖ’nün en önemli organı Filistin parlamentosuna eş değer olan Ulusal Konsey’dir. Üyeler, Konsey’in mevcut kurulu, komando grupları, Filistin birlikleri, meslek örgütleri ve önde gelen Filistinlilerin görüşmeleriyle belirlenmektedir. Konsey, FKÖ’nün siyasetini ve programlarını oluşturan en üst kuruldur.
FKÖ şemsiyesi altında bulunan gruplar içindeki en büyük örgüt olan el-Fetih’in lideri Arafat 1969’da FKÖ Yürütme Kurulu Başkanlığı’na getirildi. Arafat yönetimi 1973 yılından itibaren diplomasiye ağırlık vererek FKÖ’ye sürgün hükümeti niteliği kazandırdı. 1974 yılında örgüt, Arap Birliği, İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) ve BM tarafından Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak tanındı. 1980’li yılların başlarına kadar FKÖ pek çok değişik grubu bünyesinde taşıyor olmasına rağmen Filistinlilerin önde gelen örgütü olma özelliğini korudu. Örgütün merkezi 1967 savaşından sonra Ürdün’e, 1970’te Lübnan’a ve 1982 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgaliyle Tunus’a taşındı.
FKÖ Başkanı Arafat, Aralık 1988’de FKÖ adına terörizmi kınadığını açıklayan bir konuşma yaptı. Bunun üzerine ABD bu açıklamanın, FKÖ içinde yer alan el-Fetih, Güç 17, Havari Grubu, FKHC ve FDHKC gibi örgütleri de bağladığını düşündü. Fakat ABD ile FKÖ arasındaki diyalog FKHC’nin 30 Mayıs 1990’da İsrail kıyılarına saldırmasıyla bozuldu.
1994 yılında yapılan Gazze-Eriha Anlaşması ve Eylül 1995‘te yapılan II. Oslo Anlaşması’yla İsrail Gazze Şeridi’nin tamamına yakınının, Batı Şeria’nın ise bazı bölgelerinin yönetimini Filistin Otoritesi’ne bıraktı. 1996 yılının Ocak ayında yapılan seçimlerin sonucunda 88 üyeli Filistin Otoritesi Konseyi oluşturuldu. Ayrıca seçimlerin sonunda Arafat Filistin Otoritesi’nin başkanı olarak göreve başladı. Filistin Otoritesi kabinesi 23 bakanlıktan oluşuyordu fakat önemli kararları alma yetkisi Arafat’a aitti. Ayrıca hükümette önemli pozisyonlar el-Fetih üyelerine verildi. FKÖ, bugün devam eden varlığı ile Filistin Ulusal Otoritesi’ni yürüten siyasal bir parti gibi işlev görmektedir.

HAMAS

Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS) İlk defa 1978 yılında el-Mucamma el-İslâmî adlı bir hayır kuruluşu olarak Şeyh Ahmed Yasin tarafından Gazze'de kurulan ve daha sonra silahlı harekete dönüşen Filistin İslami Direniş Hareketi (HAMAS), yılındaki İntifada ile birlikte populer bir nitelik kazandı. Mısır merkezli Müslüman Kardeşler Örgütü'nün (İhvan-ı Müslimin) Filistin kanadı olarak da bilinmektedir. FKÖ'nün Filistinlileri ve Müslümanları temsil etmekten uzak olduğu ve İsrail'e karşı mücadelede pasif kaldığı gibi gerçeklerle kurulan Hamas, Filistin’in kurtuluşu için silahlı mücadele ve cihat yolunu benimsemiş, bundan dolayı da Müslüman Kardeşler Örgütü'nün daha ılımlı olan kesimleri ile anlaşmazlığa düşmüştür. 1991 yılında İsrail ile barış görüşmelerine oturan FKÖ'nün anlaşmaya yönelik tutumu, Filistin’deki işgalin devam ettiği ve herhangi bir değişmenin olmadığı gerekçesi ile Hamas tarafından kabul görmedi ve FKÖ'nün kendileri ile birleşme çağrılarını cevapsız bıraktı. Filistin davasına destek bulma amacıyla Hizbullah başta olmak üzere diğer Ortadoğu kökenli örgütlerle de işbirliği yapma yolunda önemli adımlar attı. Hamas, 1992 yılında silahlı kanadı İzzettin Kassam’ı kurarak, İsrail’e karşı silahlı eylemlerini yoğunlaştırdı. Hem siyasi hem de silahlı direnişi aynı anda yürüten Hamas, İsrail’in yanı sıra, ABD ve Avrupa Birliği’nin terörist gruplar listesine alınmıştır. Özellikle 11 Eylül 2001 tarihinde meydana gelen saldırılardan sonra Amerika’daki Filistinli gruplar üzerindeki baskılardan nasibini alan Hamas’ın birçok bankadaki bağışlarına el konmuştur.

Resim

İSLAMİ CİHAD

İslami Cihad, İran’daki İslam devriminden hemen sonra, 1980 yılında Fethi Şikaki ve Abdülaziz Avde tarafından kuruldu. Aslen öğretmen olan Şikaki, 1967 yılında girdiği Müslüman Kardeşler grubundan 1975’ten sonra ayrılmış ve İslam devriminden etkilenerek silahlı bir hareket oluşturmuştur. Örgütün adı ilk olarak 24 Mayıs 1982’de Fransız Sefareti’ne yapılan bombalı saldırıyı üstlenmesiyle duyulmuştur. FKÖ ve Hamas’tan sonra Filistin topraklarında en güçlü üçüncü örgüt olan İslami Cihad, fikri yapısı ve eylemleriyle diğer İslami direniş örgütleri ve cemaatlerinden ayrılmaktadır. Örgütün fikri oluşumunda Cemaleddin Afgani’den, Seyyid Kutub’a kadar çok sayıda Müslüman düşünürün fikirleri etkili olmuştur.
Düşünce itibariyle köklü bir yapıya sahip olan örgüt, fiili eylemleriyle de oldukça etkindir. Örgüt eylemlerini daha çok intihar komandoları ile patlayıcı madde yüklü araçları kullanmak suretiyle gerçekleştirmektedir.
İslami Cihad, hedef olarak Hamas’la yakın düşünceler taşısa da, Arap rejimleriyle ilişkiler ve İslami metodoloji konusunda ciddi anlamda ayrışmaktadır. İslami Cihad, İsrail ve Arap rejimlerini bir madalyonun ikiyüzü olarak görürken, devrimci bir yöntemi savunmaktadır. İslami Cihad lideri Fethi Şikaki Ekim 1995 tarihinde, İsrail Gizli Servisi’nin düzenlediği bir saldırı sonucu Malta’da öldürülmüştür.

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC)

Arap Milliyetçi Hareketi’nin Filistin kolu FKÖ’den ayrılarak Filistin Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni oluşturdu ve 1964 yılının Kasım ayından itibaren İsrail’e karşı çeşitli saldırılar gerçekleştirdi. 1967 yılının sonunda bu grup adını „Filistin Halk Kurtuluş Cephesi“ (FHKC) olarak değiştirdi. Marksist nitelikli bir örgüt olan FHKC, Kudüslü Ortodoks bir aileden gelen George Habbaş tarafından kuruldu. FHKC uçak kaçırma eylemiyle adını uluslararası alanda duyurdu. 1969 yılının Şubat ayında Nayef Havatme liderliğinde yaşanan bölünme sonucunda zayıfladı. 1970 yılında Ürdün’deki Haşimi Krallığı’nın Filistinlilere yaşattığı bozgunun (Kara Eylül olayları) ardından FHKC bakış açısını değiştirdi. 1971 yılında FKÖ’ye katıldı. FKÖ’nün Marksist kanadını oluşturan Örgüt, FKÖ içindeki „red cephesi“nin liderliğini üstlendi.
1972 yılından itibaren İsrail hedeflerine sivil ve askeri ayırım yapmaksızın saldırılar gerçekleştirdi. 1973 yılından sonra FKÖ’nün ılımlı tavrına karşı en büyük tepki FHKC’den geldi. Camp David Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Filistin birliği yeniden sağlandı, fakat 1974 yılında FHKC, Yürütme Kurulu’ndan çıkarıldı. 1981 yılında ise yeniden dahil edildi. El-Fetih ile FHKC arasında varolan ayrılıklar 1982 yılında Lübnan’ın işgali sırasında arttı. FHKC Ürdün’le yapılan görüşmelere karşı çıkarak kendisini yeniden Arafat karşıtı koalisyonun merkezi haline getirdi. Bu sırada en çok destek aldığı bölge muhalif Filistinlilerin yaşadığı Şam’dı. Bununla birlikte FHKC „paralel bir FKÖ“nün ortaya çıkması fikrine Filistin hareketini zayıflatır gerekçesiyle karşı çıktı. Madrid Konferansı ve Oslo Barış Anlaşmaları diğer pek çok Filistinli grubu olduğu gibi FKHC’yi de daha marjinal hale getirdi. 1999 yılının Ağustos ayında FHKC ile Arafat ve El-Fetih arasında nihai statü görüşmeleri yapılmadan önce Kahire’de bir uzlaşmaya varıldı. Suriye, Lübnan, İsrail ve işgal altındaki topraklarda faaliyet gösteren FHKC, Suriye ve Libya’dan aldığı mali ve askeri yardımlarla varlığını devam ettirdi.

Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi (FDKC)

George Habbaş tarafından kurulan FHKC’den ayrılan Ortodoks Hıristiyan asıllı sol görüşlü Nayef Havatme’nin Şubat 1969’da ayrılmasıyla Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi kuruldu. 1974 yılında örgütün ismi Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi (FDKC) olarak değiştirildi. 1969 ile 1970 yılları arasında FHKC ile benzer bir tavır geliştiren FDKC, siyasi düzlemde FHKC’den ayrılıyordu. FHKC’nin daha solunda bir siyasi çizgiye sahip olan örgüt bugüne kadar çok sayıda silahlı saldırının sorumluluğunu üstlendi. 1969 yılında „Yahudilerin denize dökülmesi“ sloganını sıklıkla kullanan FDKC, 1970 yılında İsrail radikal solu ile diyalog başlattı. 1973 yılında El-Fetih ve Filistinli komünistlerle bir araya gelen FDKC „iki devletli çözüm“ü kabul ederek önemli bir aşama kaydetti. 22 Mart 1974 tarihinde Havatme, İsrail gazetesi Yedioth Ahranot’a yaptığı açıklamada iki tarafın önde gelen güçleri arasında diyaloğun başlatılması gerektiği yönünde ifadeler kullandı.
1977 yılında FDKC el-Fetih’ten uzaklaştı. Bu dönemde Havatme Arafat ile Arafat karşıtlarına eşit uzaklıkta bir pozisyon almaya özen gösterdi. Havatme 1982 yılında gerçekleşen Lübnan işgalinden sonra Şam’daki Filistinli muhalif gruplara katılmayı reddetti. FDKC iki devletli çözümü kabul etmesine rağmen Madrid Konferansı’na katılmadı. 1993 yılında Oslo Anlaşması’nın imzalanması FDKC’yi de FKÖ içinde yer alan diğer fraksiyonları olduğu gibi radikalleştirdi. 1999 yılında FDKC (FHKC’de bu uzlaşma içinde yer aldı), Kudüs’ün statüsü, mültecilerin geri dönüşü ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulması konularında taviz verilmemesi gerektiği yönünde Arafat’la Kahire’de uzlaşmaya vardı. Bu uzlaşma sırasında FDKC’nin nihai statü görüşmelerinin FKÖ liderliğinde yapılması ve İsrail ile nihai bir anlaşmaya varmadan önce Filistin halkı arasında referandum yapılması şeklindeki talepleri kabul edildi.

El-Saika

1966 yılında kurulan ve Suriye tarafından desteklenen El-Saika ya da diğer adıyla Halk Özgürlük Mücadelesi’nin Öncüleri grubu, daha çok Suriyelilerden oluşmakta ve Suriye’nin bölgesel politikalarıyla uyumlu eylemler düzenlemektedir. Lübnan iç savaşı sırasında Suriye güçleri ile birlikte El-Fetih’e karşı savaşmıştır. Merkezi Şam’da bulunan örgütün eylemci potansiyeli diğer örgütleri göre düşüktür. Halen 1.500 civarında üyesi olduğu bilinmektedir. 1990’lı yıllarda Madrid, Oslo ve Washington’da yapılan tüm barış görüşmelerine muhalefet etmiştir. Günümüzde yaygın biçimde eylemleri yoktur.

FİLİSTİN ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN HALK CEPHESİ

Filistin Özgürlüğü İçin Halk Cephesi’nden ayrılan Ahmet Cibril liderliğinde sol fraksiyonda bir gruptur. 1968 yılında kurulan örgüt, orijinal bir program yerine Ahmet Cibril’in George Habbaş’a muhalefetiyle şekillenen bir eylemselliğe sahiptir. Habbaş’ın Suriye yanlısı tutumu bölünmede en önemli rolü oynamıştır. İsrail ile her ne türlü olursa olsun siyasal bir uzlaşmaya karşı olan örgüt, Filistin Ulusal Otoritesi’ne karşı da önemli bir muhalefet yürütmektedir.
Piremerd
Üstteğmen
Üstteğmen
Mesajlar:413
Kayıt:07 Kas 2006 13:36

Kara Panterler - Amerika

Mesaj gönderen Piremerd » 30 Eyl 2007 15:46

Kara Panterler - Amerika

Panterler’den bir hatıra

Genç adam yaşlı olanın yanına geldi ve sokağın zengin ritmiyle birbiri ardına sorular sormaya başladı:

- Hey babalık! Baksana bana. Sen Kara Panterler’de miydin?
- Evet n’oldu?
- Sizin derdiniz neydi? Çete falan mıydınız?
- Ne!? Ciddi misin?
- Karımın anası seni tanıyormuş. Sen onlarlaymışsın. Neler yaptın?
- Evet oğul. Ama o bir çete değildi. Siyah halkın özgürlüğü ve savunmasına adanmış devrimci bir örgüttü...
Bu gerçeküstü muhabbet, genç kuşaktan birinin ağzından, toplumsal hafızada yaşanan aşınmayı yansıtıyor.
Genç adamı oldukça kararlı, son derece zeki, atılgan
ama bir o kadar da bilgisiz buldum. Ona sordum:
- Karının annesi sana Kara Panterler’i anlatmadı mı?
- Anlattı. Ama ben dediklerini dinlemedim fazla. Yine zırvalıyor dedim, kapatıverdim kulaklarımı.
Yakın geçmişteki hareketlerle ilişkisi olmayan genç
adam, onların tam ortasında yer alanın vereceği bilgileri reddetmişti. Bu yüzden de, derin köklere sahip ve tüm ülkeyi sarmış, hatta uluslararası radikal etkiler yaratmış bir örgüt hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu.
Kara Panterler’le yakın bağlara sahip olan kaynanası, onların panterler gibi yaşadığını bilen o kadın, toy delikanlıyla konuşmaya çalıştı. Ama, yetişkinlerin çoğunda olduğu gibi, sözleri çok durgun, yeni nesillerin bir kulağından girip öbüründen çıkacak türdendi.
“Yurttaş hakları” kuşağı diye övülürken, Siyahların özgürlük hareketini karalayan veya görmezden gelen yeni kuşağın esir aldığı okullar artık işe yaramıyor. İşte bu yüzden, doğuştan zeki ve bir şeyler öğrenmiş siyah bir adam, idam koğuşuna gelene kadar Kara Panterler Partisi hakkında anlamlı hiçbir şey öğrenemiyor.
Çelik ve betondan bir kutuya kapatıldığı burada bile, gizlenmiş tarihin bir bölümünü, doğduğundan beri kendisinden gizlenen bir şeyleri öğrendi. Partinin doğuşu, o şaşaalı altınçağı ve trajik gerilemesi hakkında okudu. Öğrendiği kendi tarihiydi; Amerika’daki baskılara karşı direnen Afrikalılar ailesinin tarihi.

Araştırmacılar Jones ve Jeffries, “Kara Panterler Partisi” adlı kitapta, bu örgütün güçlü etkilerini şöyle anlatıyor:
Siyah Amerikalıların özgürlük mücadelesindeki başlıca örgüt olan Kara Panterler Partisi, tüm dünyadaki ezilenlerin hayallerine girdi. Örgütsel tarihi, 1966-1982 arasındaki 16 yıldı. Yeterince fark edilmemiştir; ancak bu parti, siyahların özgürlük mücadelesini derinden etkileyen, zengin ve çok yönlü bir miras bıraktı. Kara Panterler’in mirası dört bileşenden oluşur:

*Silahlı direnişin önemi,
* Toplumsal görev geleneği,
* Halkın kendi kaderini tayin hakkına bağlılık,
* Ezilen halklar için bir siyasi eylem modeli...

-Bunlar ortadayken, nasıl olup da 20’li yaşlarına gelen bir genç adam, gayet dürüstçe, “Siz çete falan mıydınız?” diye sorar? Eğer sistem buysa, Kara Panterler hakkında genç kafalarda uyanacak soru da budur.

-Bu partinin devrimci ve radikal tarihi, siyah halkın geçmişini fıkra konusu yapan bu çıldırmış medya tarafından ancak kırıntı halinde yansıtılır. Önde gelen bir Amerikan televizyonunun, o korkunç kölelik çağı hakkında komedi programları yaptığı bugünlerde, 1960’lı yılların devrimci hareketlerinin ne anlamı olabilir?

-Tarih, ezilen bir halk için çok önemli bir araçtır, bir halkı umutla donatabilir. Araştırmacı Farideh şöyle diyor:

-“İdeolojik seferberliğin belirli tarihi biçimleri bize, devrimcilerin ilerlemek için hangi kaynaklardan beslenmeleri gerektiği konusunda ipuçları verebilir. En önemli kaynağın, çatışma ve dışlanmanın ‘tehlikeli hatıraları’ olduğu görülür. Bu hatıraların iki boyutu vardır: Çekilen acılar ile direniş ve umut. İlki, baskı ve acılarla dolu tarihin canlı hatıralarıdır. Yaşanan acılar, varolan ekonomik ve politik sistemlerin suçlanma nedenleridır. Öte yandan; direniş ve umut hatıraları, direnme ve özgürlük hakkında gerçek veya hayal edilen örnekler sunar. Bütün bunlar, değişimin mümkün olduğunun bildirileridir ve belirli tarihi koşullarda direnişin nasıl mümkün olacağını anlamak için sürekli incelenirler...”

-“Hayır oğul. Kara Panterler çete değildi. Onlar senin böyle düşünmeni istiyorlar evlat. Kara Panterler, ‘60’lı yıllar boyunca halkımızın hayatları ve insanca yaşama hakları için savaşan siyah kız ve erkek kardeşlerimizin oluşturduğu aktif bir gruptu. Kendi tarihini öğren delikanlı. Öğren ki, senin gibi genç fırlamalara anlatasın. Böylece bunun gibi sorular duymazsın.”

KARA PANTERLER: MALCOLM X'İN İZİNDE MARKSİST HAREKET / [Mesud Ata]
Yıllarca sabretmiş bir halk düşünün. Bir toprak düşünün kalbi sökülmüş. Asırlar süren bir tecavüze sesini çıkarmamış, ciğerleri sökülmüş bir halk! Daima sabreden, daima boyun eğen, topraklarından/damarlarından koparılan canlar düşünün. Artık yaşamak için neden bulmakta zorlanan kardeşlerinden, anasından, babasından koparılmış insanlar. Dilini bilmediği, havasını solumadığı bir yerde hayvanlara dahi edilmeyen zulümlere maruz kalan insanları.
Sürgün bir yaşamın evlatlarından bahsediyoruz; siyahlardan. Evet siyah, yüzü katran karası beyazların karşısında gün gibi parlayan bir siyah. Ne kadar bastırılsa da bir yerlerinde yatar insanın,“Kanına çakıllar karıştırır” isyan. Yıllarca acıyla süren bir yaşamda, ekilen öfke tohumları isyan fidesini vermiş ve en doğal haklar utanç verici yıllardan sonra elde edilmiş.
Zafere giden yolda hiçbir şey ama hiçbir şey kolay elde edilmemiştir; özgürlüğün her zerresi için ağır bedeller verilmiştir. Kazanılan hakların ardından zulümler bitmemiş elbette. Bu zaferlerin karşısında ağızlarından salyalar akıtan hayvanlar, boş durmamış ve hakları için mücadele edenlere ambargo uygulamış, ailelerini öldürmüş, evlerini ve iş yerlerini kundaklamıştır. Bu halka çektiren azap, oldukça eski olmasına rağmen ne yazık ki renkli fotoğrafların çekilebildiği ‘modern zamanlar’a değin devam etmiştir. Siyahların toplu taşıma araçlarında, işte, sinemada, vergisini öderken kuyrukta beyazlardan ayrı tutulduğu zamanlar, tozlu tarih sayfalarında yer almıyor maalesef. Ve bu acı dolu dönemleri incelerken neredeyse insanoğlunun henüz yeni yeni evrimini tamamlamaya başladığına inanacağız.

SABRIN TANIMI
Siyahî boksör Rubin Carter’ın yaşam öyküsünün anlatıldığı “Hurricane” adlı filmde Carter’ı neredeyse yaşamı boyunca takip eden ve onu hapse tıkmak isteyen hastalıklı bir polis karakterini izliyoruz. En ufak bir falsosunda Carter’ı içeri tıkmak isteyen iğrenç bir adam. Siyahların çok uzun yıllar önce ya da bundan bir 50 yıl önceki yaşadıklarını öğrendiğimizde bir sinema filminde oldukça karikatür duran bu adamın karikatür falan değil yakın çekim bir fotoğraf olduğunu anlıyoruz. Ama takatleri olmadığından ama ekmek paralarından ya da ailelerine bir zarar gelmesinden korktuklarından hep boyun eğmişlerdir zulümlere.
Zulümlere karşı birkaç şekilde yanıt verilebilir; zoraki boyun eğerek, sorunlar halledilene kadar zalimlere ‘sabır ve hoşgörüyle’ yaklaşarak ve baş kaldırarak. Siyah hareketinde boyun eğme, sadece ekmeğinin peşinde olan, karnını doyurmak isteyen ve bizzat ‘devlet’ eliyle uyuşturucu bağlımsı yapılan siyahlarda görülen bir durum. Sabır, neredeyse tüm siyahların tarih boyunca sahip oldukları, daha doğrusu sahip olmak zorunda oldukları bir meziyet. Fakat bir eylem olarak bahsedecek olursak burada Martin Luther King’in adını anmamız şart. Siyahların tarih saflarında ismi altın harflerle yazılı olan Martin Luther King, sabır kelimesinin tanımını yeniden yapmış ve sınırlarını yeniden çizmiştir. Çoğu zaman pasifist tavrı nedeniyle eleştirilen King, özgürlüğe giden yolda Gandi’yi kendisine rehber edinmiş ve öfkesi taşan halkını “Biraz daha, biraz daha bekleyin, biraz daha sabır; yolun bitmesine çok az kaldı.” diye sürekli telkin etmiştir.
BİR BAŞKA HAREKET
Bir hareket kalıyor geriye; başkaldırı. Bu hareket ilk başlarda beyazlara karşı ‘beyaz şeytan’ şeklindeki bir nefretten oluşuyorken daha sonra sistemli bir harekete ve kontrollü bir öfkeye dönüşmüştür. Malcolm X, bu hareketin öncülerinden. Gençlik yıllarındaki karşı-ırkçı tutumu Mekke’yi ziyareti sonrasında değişmiş ve Malcolm, bambaşka bir tavır içerisine girmiştir. Kâbe’nin etrafında, beyaz, sarı renkteki tenlerin yan yana, el ele olduğunu görünce afallamış, diğer insanlarla arasındaki ‘renk farkı’nın ve bu faklılık üzerinden yürütülen ayrımcılığın muhasebesini bir kez daha yapmıştır. Beyazlara karşı olan tavrı, yaşadığı ve gördükleriyle beraber değişmiş ve bir yeni bir manifestoya dönüşmüştür. Elbette sömürülen siyahların ve diğer ezilen halkların hakları konusunda daha şiddetlenen bir manifesto.
BİZ DİLENCİ DEĞİLİZ BAYIM
Politikacılar bu insanların acılarını hep görmezden geldi, Amerikan halkı ise özgürlük yürüyüşleri ve protestolarının ardından böyle bir şeyden yeni haberdar oluyormuş gibi olayları televizyonlardan çekirdek çitleyerek izliyordu. Şimdilerde, o çok korktukları Ortadoğu’ya bakar gibi baktılar televizyon ekranlarına.
Gerçekten siyahlarla beraber olan beyazlar olmadı değil fakat iş politikacılara gerince bir duraksama yaşanıyordu. Siyahların yanında duran bürokratlar, bakanlar vardı ve pek azı samimiydi. Durumları dilenciye tüm para uzatıp paranın 10’da birini kesmesini isteyen, daha doğrusu asıl niyeti para bozdurmak olan ‘hayırsever’in durumu gibiydi. Seçim döneminde siyahların da oyunu almak fakat bir yandan ırkçı beyazların da gönlünü hoş etmek isteyen politikacılar.. İşte bazı siyahlar eylemlerin cami önünde dilenmek gibi olduğunu söyleyip kendilerine uzatılan ‘özgürlük bozuklukları’nı ellerinin tersiyle ittiler. Çünkü o ‘tüm para’ da kendilerini de hakkı olduklarını düşünüyorlardı. İşte bir lütufmuş gibi verilen parayı iten adamlar Malcolm X ve onun izinden giden Kara Panterler’di.
ALL THE POWER TO THE PEOPLE
(TÜM İKTİDAR HALKA)
Kara Panterler, dünyadaki öğrenci ve işçi hareketlerinden etkilenen bir grup gencin kurduğu, ABD tarihinin en çok ses getirmiş Marksist oluşumlarından biri. Kara Panterler, Martin Luther King’in zengin siyahların benimsediği ve burjuvalarla anlaştığını söylüyor ve asıl olanın varoşlara ve şiddete dayanan bir yoksul siyahlar hareketi olması gerektiğini ifade ediyorlardı. Özgürlük yürüyüşlerinde ve isyan hareketlerinde binlerce siyahın tutuklanması, siyahları örgütleyen liderlerin ‘hızlı araba sürmek gibi’ bahanelerle gözaltına alınması canlarına tak eden Panterler, Malcolm X’i, Lenin’i, Mao’yu, Che’yi, Franz Fanon’u izleyerek dişlerini göstermeye başladılar. Malcolm’ın ‘kısasa kısas’ deyip siyahların canına kasteden katillere karşı silahlı mücadelenin gerekli olduğunu dile getirmesi, varoşlardaki yaşamın iyileştirilmesi gerekliliği ve yoksul siyahların artık güneşi görme zamanının geldiğini söylemesi Kara Panterler’e ilham vermiştir. Küçük bir grupken ülkenin neredeyse her tarafına yayılan, örgütlenen, güçlenen Kara Panterler, ABD’deki diğer komünist partilerden farklı bir yerde duruyordu; çünkü diğer örgütlenmelerde silahlı bir mücadele söz konusu değildi. Bu durum elbette çok sayıda siyahın ırkçı beyazlar tarafından ya da polis tarafından tartaklanması, işkence görmesi ve öldürülmesinden kaynaklanıyordu. Gücünü tamamen halktan alan hareket, yoksul siyahların haklarının elde edilmesini savunmanın yanı sıra diğer ezilen halkların yanında olduklarını ifade ediyorlardı.
Sorun, bir siyah sorunundan da öteydi. Sorun, ABD’nin damarlarında dolaşan emperyalist kandı. Mücadele, beyaz liberaller ya da siyah burjuvalarla yürüyemezdi ve bu adamlar o topraklarda paylarına düşeni istiyorlardı.
Kara Panterler ekibinden Mumia Ebu-Cemal ’in , Türkiye’de de yayınlanan “We Want Freedom - A Life in the Black Panther Party” (B iz Özgürlük İstiyoruz/ Agora Kitaplığı ) kitabının arka kapağında şöyle yazıyor:
Geçmişi asırlara dayanan Siyah direniş hareketinde iki eğilim vardır. Birincisi, sahibi hastalandığında, “neyin var efendi, hasta mıyız?” diye soran ‘ev kölesi’ tavrının tipik bir örneği olan ve Martin Luther King, Jr.’da simgelenen ‘medeni haklar’ modeli; ikincisi, sahibi yatağa düştüğünde, efendisi bir an önce ölsün diye dua eden ‘tarla kölesi’ tavrını benimseyen ve Malcolm X’in çizgisinde somutlanan derin direniş hareketi.
Mesele bir sınıf meselesiydi ve buna yoğunlaşılmalıydı. Özgürlüklerini dilenmek değil söke söke almak istiyorlardı. Fakat Martin Luther King başta olmak üzere Kara Panterler’in siyahlara faydadan çok zarar verdiği düşünenler olmuştur. Bugün de ABD’nin tarih kitaplarında görülen mütebessim King fotoğraflarının yanında asık suratlı Kara Panterler’in fotoğrafları vardır.
“Tüm beyazlara ölüm” gibi bir Klu Klux Klan mantığından uzak fakat canlarına kastedildiğinde gerekli cevabı verecek kadar başı dik, ezilmeyen insanlardı Panterler. Ve elbette asla muhalefet istemeyen emperyalist diktatörler, fakir insanların umutlarını yok etmek için ellerinden geleni ardına koymamış ve FBI, partinin önde gelenlerini gerek birbirine kışkırtarak gerek çeşitli bahanelerle tutuklayarak saf dışı bırakmıştır.

KARA PANTER KURALLARI

KARA PANTERLERİN ON NOKTA VURUŞU
1] Özgürlük İstiyoruz. Siyah insanların ve ezilmiş halkların kendi kaderlerini belirlemelerini istiyoruz.
2] İnsanlarımız için tam iş istiyoruz.
3] Kapitalistlerin siyah insanlara ve ezilen halklara yaptığı soyguna dur demek istiyoruz.
4] İnsanoğlunun sığınması için makul tatmin edici bir iskân istiyoruz.
5] İnsanlarımız için, itibarını kaybetmiş Amerikan toplumunun gerçek doğasını ortaya çıkaracak makul bir eğitim istiyoruz. Bize gerçek tarihimizi anlatacak ve günümüz toplumundaki rolümüzü öğretecek bir eğitim istiyoruz.
6] Tüm siyahlar ve ezilmiş halklar için tamamen ücretsiz bir sağlık hizmeti istiyoruz.
7] Siyahlara, diğer renklerden insanlara, Amerika’daki ezilmiş halklara uygulanan polis vahşetinin ve katlinin hemen sona erdirilmesini istiyoruz.
8] Tüm nedensiz savaşlara acil bir son istiyoruz.
9] Amerika Birleşik Devletleri hapishane ve tutukevlerinde tutulan tüm siyah ve ezilen halklar için özgürlük istiyoruz.
10] Toprak, istiyoruz, barınak, eğitim, giyecek, adalet, barış ve modern teknolojinin toplumsal kontrolünü istiyoruz.

DİKKAT EDİLECEK 8 NOKTA
1] Kibar konuş.

2] Aldığın şeyi cömertçe öde.
3] Ödünç aldığın şeyleri geri ver.
4] Zarar verdiğin her şeyi öde.
5] İnsanlara vurma ve küfretme.
6] Fakirlerin ve mazlumların mallarına ya da ürünlerine zarar verme.
7] Kadınların özgürlüklerini alma.
8] Aldığın esirlere kötü davranma.


3 DİSİPLİN KURALI
1] Hareketlerinle kurallara itaat et.
2] Bir fakirden ve mazlumdan bir tek iğne, bir tek ip parçası alma.
3] Düşman saldırılarından kalan tüm ganimetleri al.


Watts'ın kıvılcımı

WASP kısaltmasıyla (Beyaz, Anglosakson, Beyaz Amerikalılar) nitelendirilen Amerikan Sistemi'nde siyahların özgürlük mücadelesi, Afrika'dan gemilerle getirildikleri döneme kadar uzanıyor. Ebu-Cemal, Kara Panterler Partisi'nin bu tarihsel siyah hareketinin, özellikle 19. yüzyıldaki hareketlerin bir devamı olduğu görüşünde. Kitap, parti tarihini anlatması nedeniyle geçmiş dönemdeki siyah hareketlerine yalnızca kısaca değinmekle yetiniyor. Parti'nin ortaya çıkışında 1965 yılındaki Watts ayaklanmasının yeri büyük. ABD'de bu yılın en önemli politik olayı olan ayaklanma, siyahların öfkesinin adeta bir patlaması olarak nitelendirilebilir.

Watts, Afrikalı-Amerikalı topluluklar içinde sıradan sayılan bir olayla, polisin şiddet kullanmasıyla başladı. İsyan sırasında dört bin kadar kişi tutuklandı. Kentler yakıldı, kimi siyah grupları ile devlet güçleri arasında silahlı çatışmalar yaşandı, Chicago'da yangın bombaları atıldı, Cleveland'da beyaz polisler ve beyaz siviller siyahları vurup öldürdü. 1967'de isyanlar tüm Amerika'ya yayıldı; yüz yirmi üç büyük ve küçük ayaklanmanın yaşandığı yıl gösterilerde toplam seksen üç sivil silah ateşiyle öldürüldü.

İşte Kara Panterler Partisi bu ayaklanmanın ateşiyle ortaya çıktı. Siyahlara yönelik büyük şiddete karşılık vermek ve oluşan öfkeyi tutarlı bir siyasal harekete dönüştürmek üzere kuruldu. Parti, örgütlülükten uzak ayaklanmaların düzensizliğine son vermek ve devrimci alternatifi gündeme getirmek istiyordu. Tarihteki sistem karşıtı hareketlerin çoğu gibi böyle bir oluşum ancak gençler arasından çıkabilirdi. Bob Seale, 1960'lı yılların ortalarında dünyanın dört bir yanında devrim rüzgârlarının estiği ve Martin Luther King'in Medeni Haklar Hareketi'nin ABD'nin güneyinde yükselmekte olduğu bir dönemde California'daki Merritt College öğrencisiydi. Seale, dünyada yaşananlara büyük ilgi duyuyor, siyah Amerikalıların kurtuluşuna kafa yoruyordu. Bir gün Huey Newton adında inançlı ve bilgili bir öğrenciye rastladı. Bu rastlantı Parti'nin doğuşuna sebep olacaktı. İki gencin dertleri ortaktı: Siyah Amerikalılar, yüzyıllardır aradıkları şeye, özgürlüğe nasıl ulaşacaktı? İkisi de ortak seslerini temsil edecek bir örgüt arıyordu. Ancak sınıfsal bir bakış açısını savunuyor, Medeni Haklar Hareketi'nin seçkinlerinden uzaklaşmak istiyorlardı. Franz Fanon'un anti-sömürgeci ve anti-emperyalist bakış açısından ve siyah milliyetçisi Malcom X'den etkilenmişlerdi. Tartışmalarla ve okumalarla geçen bir dönemin ardından örgütlenmeye geçme zamanına geldiklerini hissediyorlardı.

Kısa sürede küçük de olsa bir grup oluşturdular. Öz-Savunma için Kara Panterler Partisi adıyla 1966'da kurulan örgüt, daha sonra Kara Panterler Partisi adını alacaktı.

60'lı ve 70'li yıllar boyunca ülkeyi kasıp kavuracak örgüt böylece doğmuştu. Parti, bir medeni haklar grubu değildi, laikti, aktif direniş öneriyordu ve yönelim bakımından sosyalistti. Watts'ta ortaya çıkan isyancı ruh, yabancılaşmış getto insanlarının on binlercesini Kara Panterler'e katılmaya ya da onu desteklemeye yöneltecek etkili bir toplumsal güç oluşturduğu için parti kısa süre içinde büyüyecekti.

Partinin ilk icraatlarından biri silahlı polis izleme devriyeleriydi. Burada amaç polisin siyahlara yönelik şiddetinin önüne geçmekti. Silahlı panterler, geceleri polis çevirmelerini ve tutuklamalarını uzaktan gözlemliyor, polisin durdurduğu zanlılara hukuki haklarını bildiriyordu. Bu tür eylemler güçlü bir örgütlenme aracı oldu. Nisan 1967'de siyah bir gencin Richmond'da öldürülmesi üzerine parti yoğun protesto gösterileri düzenledi. Bu, bir çok siyahın partiye katılmasını sağladı. Bu arada aynı ay 'The Black Panther Community News Service'in ilk sayısı basıldı. Parti'nin ortaya çıkışından altı ay sonra bir başka olay, örgütü ülkenin dört bir yanındaki milyonlarca insanın zihnine sokacaktı. 2 Mayıs 1967'de Parti'nin silahlı üyeleri California Eyalet Meclisi'ni işgal etti. Eylemde Bobby Seale dahil yirmi beş Panter tutuklandı, ancak bu parti için büyük bir reklam olmuştu. Bu olay partiyi yerel olmakan çıkardı. Artık ülkenin dört bir yanında genç kadın ve erkekler şube kurmak istiyordu. Parti, bundan sonra üç yıl içinde giderek genişledi. 1969'a gelindiğinde kırktan fazla şubesi ve yemin ederek parti üyeliğine alınmış binlerce üyesi vardı.

Kara Panterler'in bu derece büyük bir harekete dönüşmesinin bir nedeni de, ilk günlerinden beri topluma hizmet etmeyi çok ciddiye almasıydı. 1968'de Seattle şubesi 'Çocuklar İçin Bedava Kahvaltı Programı'nı başlattı. Panterler, esnaftan yiyecek topluyor, gerekli personeli bir araya getirip mahalle çocuklarına kahvaltı hazırlıyordu. 1971'e gelindiğinde ücretsiz sağlık, giyecek, ulaşım, ambulans gibi ona yakın program geliştirilmişti.

Devrimci bir üstyapı

Ancak parti için topluluk hizmeti aynı zamanda devrimci mücadeleyi biraz daha ileriye götürmek, komünal direniş köprübaşları elde etmek, değişime uygun bir iklim yaratmak demekti. Bu girişimlerden biri de Devrimci Halkın Anayasa Kongresiydi (DHAK). Yeni bir toplumun temelini oluşturacak devrimci bir üstyapının geliştirmesinin bir yoluydu bu. Bu, soldaki çeşitli hareketleri bir araya getirecek bir girişim olarak hayal edilmekteydi. Çeşitli öğrenci grupları, sosyalist örgütler, kadın grupları, yerli grupları, eşcinsel ve lezbiyen grupları kongre katılımcıları arasındaydı. 1970'de ülkenin dört bir yanından gelen altı bin katılımcıyla gerçekleştirilen DHAK, Kara Panterler içinde milliyetçilikten sıyrılan bir çizgiyi öne çıkarttı. Başta Malcom X'in etkisindeki parti, zaman içinde siyah milliyetçiliğinden uzaklaştı.

Rejimin saldırısı ile gelen son

Kara Panterler'in ülkenin en büyük toplumsal hareketi haline gelmesine sistem cevap vermekte gecikmedi. FBI COINTELPRO (Counter İntelligence Program-Karşı İstihbarat Programı) ülkedeki sistem karşıtı hareketlere, özellikle de siyah hareketlere karşı oluşturulmuş bir nevi kontrgerilla örgütüydü. COINTELPRO, 1956 ile 1971 arasında siyah gruplara karşı iki yüz doksan beş eylem düzenledi. Bu örgütün doğrudan müdahaleleri dışında profesyonel olduğu bir alan daha vardı: harekete kendi ajanlarıyla sızmak. FBI istihbaratı yardımıyla yerel polis de tutuklamaları, baskınları ve parti üyelerine yönelik öldürme ve yaralamalara neden olan şiddet olaylarını artırmıştı. Bu baskın ve saldırıların kamuoyunca kabul edilmesini sağlayan ise Amerikan medyası oldu. 1971'de bir grup Kara Panter'in Pennsylvania'daki bir FBI bürosuna gizlice girmesi ile belgeler kamuoyuna aktarıldı ve COINTELPRO deşifre oldu. Ortaya çıkarılan belgeler FBI'ın yalnız siyah örgütlere değil, barış eylemcilerine, feministlere, sosyalistlere ve diğer sosyal gruplara karşı giriştiği savaşa ışık tutmuş oldu.

Ancak devlet Kara Panterler'i zeki bir stratejiyle parçalamayı başardı. COINTELPRO tarafından partinin öne çıkan liderlerine sözde başka liderlerden yazılmış düzmece mektuplar gönderildi. Her mektup diğer parti liderinin kusurunu veya yanlışını eleştiriyordu. Parti liderleri baskılar nedeniyle farklı eyalet ve farklı ülkelerde tecrit edilmiş bir şekilde saklanmak zorunda kaldıkları için bu mektuplara inanmaları zor olmamıştı. Şeytani plan sinsice işledi. Böyle kritik bir ortamda, partinin merkez komitesi 1972'de verdiği bir talimatla bütün Panterler'i Oakland'da Boby Seale'ın Oakland Belediye Başkanlığı kampanyasını desteklemeye çağırdı. Bu talimatın anlamı ülkedeki Panterler'in yerel bürolarını ve yerel topluluk programlarını kapatmaları demekti. Böylece birçok Panter partiden ayrıldı. Yaşanan bölünme sonunda Oakland'da bir Batı Şubesi, New York'da bir Doğu Şubesi kuruldu. Bu ayrılıktan sonra bu kez devlet değil kardeşlerinin eliyle panterler öldürülmeye başladı.

Panterler hâlâ zihinlerde

İki grup arasındaki çatışmalar FBI'yı sevindirirken bir çok panterin hayallerini yıktı. Bu bölünmeden sonra farklı bölünmeler de yaşandı ve 1982'de Kara Panterler tamamen tarihe gömüldü.

Kara Panterler Partisi ortadan kalksa da ülkede devletin siyahlara yönelik tutumunda hem çeşitli düzenlemelere gidilmesini sağladı hem de siyahların topluluk bilincine ulaşmasında büyük rol oynadı. Bugün Kara Panterler hâlâ ABD'de siyahlar içinde bir direniş efsanesi. Siyahların yaşadığı gettolarda birçok hip hop şarkısında panter efsanesinden söz edilmesi boşuna değil.

Mumia Ebu-Cemal
http://images.google.com.tr/url?q=ht...aq8DkNVzEaz6LQ

Mumia henüz on beş yaşındayken Kara Panterler Partisi'ne katıldı. Parti içinde önemli görevlerde bulundu. Parti Gazetesi için çalıştı ve radyoculuk yaptı. Haberleri Philadelphia'yı yönetenleri kızdırdı. İşinden atılınca ailesini geçindirebilmek için geceleri taksi şoförlüğü yapmaya başladı. 9 Aralık 1981'de sabahın erken saatlerinde polisin silahlı takibine uğrayıp, dövülerek gözaltına alındı ve polis memuru Daniel Faulkner'ı öldürmekle suçlandı. Çıkarıldığı mahkemede cinayetten suçlu bulundu ve ölüme mahkûm edildi. Yıllarca süren itirazların ve uluslararası protestoların sonucunda 11 Aralık 2001'de ölüm cezası bozuldu ancak hüküm kaldırılmadı. Mumia Ebu-Cemal halen hapishanede özgürlüğüne kavuşacacağı günü bekliyor ve bütün insanlığın özgürlüğü için mücadeleye devam ediyor.
Piremerd
Üstteğmen
Üstteğmen
Mesajlar:413
Kayıt:07 Kas 2006 13:36

Tupac Amaru - Peru

Mesaj gönderen Piremerd » 30 Eyl 2007 15:49

Tupac Amaru - Peru

Tupac Amaru ispanyollar'a karşı uzun süre kahramanca direnmiş bir inka kralı'nın adıdır.gerçek adı " jose gabriel condorcanqui" dir. 1740-1781 yılları arasında yaşamış, son inca imparatorunun soyundan gelen yerli devrimci ve peru köylülerinin ispanyol egemenliğine karşı başlattıkları başarısız ayaklanmanın önderidir.Karısının ve oğullarının öldürülmesini izlemek zorunda bırakıldıktan sonra kafası,kolları ve bacakları 5 ayrı ata bağlanarak koparılmış,cesedinin parçaları limanın çeşitli yerlerinde uzun süre asılı kalmıştır.efseneleşmiş kişiliğinin ilham kaynağı olduğu gerilla hareketinin adı mrta(tupac amaru devrimci hareketi)dır.
Resim

Tupac Amaru Devrimci Hareketi
Temsilcisi İle Röportaj

(Aşağıdaki röportaj, Özgür Politika tarafından Tupac Amaru temsilcisi İsaac Velasco ile Almanya'da gerçekleştirilmiştir. Röportaj, 21 Ocak 1997 tarihli Özgür Politaka'da yayınlanmıştır. Sorular doğrudan röportaj yapan kişiye aittir.)


Tupac Amaru gerillaların aklına, Lima'daki Japon elçiliği konutunu işgal edip rehine alma fikri nereden geldi?
MRTA, üyelerinin Peru devletinin saldırılarına maruz kalmasını hiçbir zaman müsade etmeyen bir siyasi örgüttür. Cezaevinde bulunan gerillalar yavaş yavaş gelen bir ölümle karşı karşıyalar. Böylesi bir görevi üstlenen bir devrimcinin bu kadar büyük risk altına girdiğini biliyoruz. Buna rağmen tutsak ve yaralı yoldaşlarımızı yalnız bırakamayız.
Elçilik eyleminin tek nedeni tutsaklar mıydı, yoksa arkasında başka nedenler de mi vardır?
Tüm devrimcilerin temel hedefinin, yeni bir toplum oluşturmak olduğunu düşünüyorum. Bu aynı zamanda MRTA'nın da hedefidir. Ancak bu süreç içersinde esir düşen, rejimin mantıksız, vahşice saldırılarına maruz kalan yoldaşlarımızı da yalnız bırakamayız. Onlar, kendilerini insan olarak kabul etmeyen zorba bir rejimin kurbanları oldular. Bu yoldaşlarımız serbest bırakıldıktan sonra devrim süreci daha da gelişecektir.
Rehine eylemi bugün 24. gününe girdi. Peru'nun Alberto Fujimori yönetimindeki hükümeti taviz vermeye yanaşmıyor. Müzakereler de kesildi. Bundan sonra ne olacak?
Eylemi başlattığımızda, pankartlarla da dile getirdiğimiz iki ana talebimiz vardı. Birincisi, "Sessizliği bozun! Halk, onların serbest bırakılmasını istiyor"du. Hükümetin tutsaklara yaptığı barbarca saldırılarla ilgili sessizlik bozulmuştur. Dünyadaki ilerici erkek ve bayanlar, Peru'da nelerin döndüğünü öğrendiler. Barbarlığını öğrendikleri rejimin suç ortağı olmak istemiyorlarsa, ikinci talebin de yerine getirilmesine katkı sunacaklar. Daha önce de açıklamıştık. Dünya kadar zamanımız var. Siyasi tutsaklar serbest bırakılmadığı müddetçe elçilikten çıkmayacağız.
Tupac Amaru'nun 2 bin gerillası olduğu söyleniyor. Şu ana kadar bu örgüt hakkında fazla bilgi gelmedi. Bu eylemle hedeflerinize ulaşacağınıza inanıyor musunuz?
2 bin, 5 bin, 10 bin ya da 100 bin gerillamızın olması pek önemli değil. Sayı değil, kalite ölçüsü önemlidir. Devrimcilerin kabiliyetini, egemenlere vurdukları darbelerin ne kadar etkili olduğu gerçeği ile ölçebiliriz. Tupac Amaru Halk Ordusu, rejim ve ordusuna etkili darbeler vurmuştur. Peru'da bizim dışımızda orduya karşı hiç kimse -hem personel, hem de örneğin MEE 17 tipi helikopterler ve askeri garnizonlara karşı- güçlü darbeler vuramamıştır.
Fujimori'nin iktidara gelmesiyle birlikte, Tupac Amaru ve Aydınlık Yol gerillalarına karşı büyük saldırılar düzenlendi. Aydınlık Yol, Abimael Guzman'ın tutuklanmasıyla büyük bir darbe yedi. Tupac Amaru, bu saldırılardan çok etkilenmedi. Hareketiniz çok mu güçlü?
Önemli olan, MRTA'nın tanrıları bulunmayan bir siyasi örgüt olmasıdır. Yani insani varlıklardan oluşan bir hareket. Bizim liderlerimiz kutsal değil. Bizim, her yoldaşın eşit temelde değerli olduğu bir kollektif çalışma tarzımız var. Aydınlık Yol'da ise çizgiyi belirleyen ve düşünen tek kişi Guzman'dı. Guzman'ın, cezaevi koşullarına dayanamayıp barış anlaşması yapmasıyla Aydınlık Yol büyük bir darbe yedi. MRTA'da ise durum farklı. Her tutsak düşen ya da çatışmada ölen bir liderin yerine aynı yeteneklere sahip başka bir yoldaş geçti. Farkımız, dogmatik ve dolayısıyla dinsel değil, siyasi bir örgüt olarak hareket etmemizdir.
Lima'daki eyleme Tupac Amaru'nun lideri Nestor Cerpa'nın kendisi bizzat öncülük ediyor. Bu gerilla hareketinin liderinin bir eyleme bizzat katılmasına tarihte ender rastlanmıştır. MRTA'nın bu özelliği nereden geliyor?
Latin-Amerika'daki devrimci deneyimler bizi, önderlerin tüm siyasi ve askeri eylemlere bizzat öncülük etmesi gerektiği konusunda ikna etmiştir. MRTA'nın önderleri de daima hem siyasi, hem de askeri eylemlerin ucunda bulunuyorlar. Önderlik kabiliyeti, kararlılık, yetenek ve eylemlerle kazanılabilir.
Halk MRTA'ya ne kadar destek veriyor?
MRTA, her zaman kitle örgütleri ile ilişkisini korudu. Bunların arasında en çok sendikalar, komşuluk örgütleri, anaların kurduğu örgütler ve çiftçi toplulukları bulunuyor. Böylece, emperyalizmin büyük bir saldırısının sözkonusu olduğu bir dönemde, yeni üyeler almak mümkün oluyor. Elbette Peru'daki terörist koşullar altında insanların büyük yürüyüşler gibi açık eylemlerle destek vermesi mümkün değil. Şu sıralarda bir de olağanüstü hal uygulaması yürürlüğe konmuş. MRTA'ya en ufak destek verdikleri şüphesiyle göze çarpanlar, yasadışı ilan edilip gereken uygulamalara tabi tutuluyorlar.
MRTA, böylesi bir eylem için neden özellikle Japonya Büyükelçiliği'ni seçti?
Çünkü Japonya, Peru'nun içişlerine karışıyor. Alberto Fujimori'nin terör rejimine destek veriyor. Fujimori de ekonomik olarak büyük bir güç olan bu ülkeyi, Güney Amerika'yı delmek için kullandığı bir hançer ucu olarak kullanıyor.
Japonya, Fujimori'ye sadece ekonomik olarak mı arka çıkıyor?
Japonya'nın Peru rejimine verdiği çok açık bir destek sözkonusudur. İki yıl önce iki Japon tarım mühendisi Polina isimli paramiliter bir örgüt tarafından öldürüldü. Bu kişilerin devlet tarafından öldürüldüğüne dair açık kanıtlar bulunduğu halde, Japonya, Peru hükümetini desteklemeye devam etti. Diğer bir nokta ise, Fujimori sorunlarla karşılaştığı her dönemde, Japon büyükelçiliği ona dokunulmayacağına dair garanti verdi. Tüm bunlar, bizim kabul edemeyeceğimiz biçimde içişlerimize müdahele durumunu teşkil eder.
Böylesi kapsamlı bir eylemi planlayıp uygulamak için olağanüstü bir yetenek ve askeri kabiliyet gerekiyor. Tupac Amaru, bunu nasıl başardı?
Bu, devrimci bir hareketin, eğer gerçekten devrimci özellikleri varsa, tüm zorlukları aşabileceğini gösteriyor. Böylesi görevleri yerine getirmek için iyi çalışan lojistik ve istihbarat birimlerine ihtiyaç var. Diğer yandan, yer altında faaliyet yürüten yoldaşların rahat çalışabilmesi için iyi bir dökümasyon birimi de gerekiyor. Bunların tümünü, hükümetin iddia ettiği gibi, küçük ve parçalanmış bir örgüt başaramaz. Öbjektif koşulları oluşturmak için, çok zaman alan zor çalışmalar yürüttük. Temel hedef, Peru devrimini garanti altına alabilecek bir kadro yapılanmasını sağlamaktı.
Tupac Amaru, 1984 yılından bu yana devlet güçlerine karşı silahlı mücadele verdiği halde, şu ana kadar kendisinden pek söz ettiremedi. Bunun nedenleri neler?
Bu, hükümetin yenilgilerini gizlemek ve zaferlerini yüceltmek için başvurduğu bir yöntemdir. Bu mantığın diğer bir parçası da, hükümetin bazı gerilla eylemlerini, kendi devlet terörü ve baskılarını gerekçelendirmek için şişirmesidir.
Peru halkının hareketinize katkılarını biraz daha açar mısınız?
Devletin baskı politikası halen halkın üzerinde büyük etki yapıyor. Mesela, halkın büyük bir kesimi, geniş çaplı arama operasyonlarıyla karşı karşıya. Bu operasyonlarda belli yerleşim birimleri ordu tarafından çembere alınıyor. Ardından polis tüm evleri arayıp şüpheli bulunduğu tüm kişileri gözaltına alıyor. Bu operasyonlarda çok sayıda sendika yöneticisi, topluluk veya çiftçi örgütleri üyesi, terörist suçlamasıyla tutuklandı. Devletin bu politikası ile karşı karşıya kalan kitle örgütleri, örgüt olarak varlığını koruyabilmek için geri çekildi.
Peru halkının efsanelerini dinlediği Tupac Amaru'ya gelmek istiyorum. Tupac Amaru, Peru halkını egemen güçlerin zulmünden kurtaramak için yıllarca mücadele etti. Ardından da aynı güçler tarafından tutuklanıp öldürüldü. Dört parçaya bölündü, parçaları, halka ibret olsun diye ülkenin değişik kesimlerine gönderildi. Bugün Peru'da içinde bulunduğunuz dönemi o dönemle karşılaştırabilir miyiz?
Tupac Amaru hakkında söylediklerinize ilave olarak diğer bir efsaneden bahsetmek istiyorum. Buna İnkari, yani İnka'ların doğuşu diyoruz. Bunda, Tupac Amaru'nun tüm ülkeye yayılmış parçalarının, mücadeleye devam edebilmek için, hareketlenerek kafayı aradıkları söyleniyor. O dönemden bu yana devam eden mücadelenin yöntemleri değişmedi. Tupac Amaru, o dönemde İspanyol kolonyalistlerine karşı savaşıyordu, bugün ise emperyalizme karşı savaşıyor. Bunun için Tupac Amaru'nun yaşadığını ve kazanacağını söylüyoruz.
Daha ne kadar yaşayacak?
Bunu şimdiden kestirmek mümkün değil. Sosyal adaletin sağlandığı bir toplum için kurban vermeye hazır olan devrimciler var oldukça, Tupac Amaru yaşayacak ve kazanacak.
Peru'daki solcu hareketler neden ortak mücadele etmiyorlar? Böylece ayrı ayrı zafere ulaşmak daha da zorlaşmıyor mu?
Devrimcilerin bir prensibi de birliktir. Ancak birlik, sadece istek ve objektif koşulların bulunduğu müddetçe sağlanabilir. Peru'da şu sıralarda malesef bölünmüşlük ve tarikatçılık yaşanıyor. Söz sahibi olanlar da salt kendilerinin doğru yolda olduğunu ve kendilerinin öncülük etmeleri gerektiğini düşünenlerdir. Bunlar, daha çok legal faaliyete öncelik tanınmasını istiyor ve burjuva parlamenterizmiyle yetiniyorlar.
Siyasi örgütler arasındaki birliğin sağlanamaması işin sadece bir yanı. Diğer yandan halkın birliği sözkonusudur. Halk, ilerledikçe birliğe doğru gidiyor.
Peru halkı egemen güçlerin pençesinden ne zaman kurtulacak?
Kürt halkının, özgürlüğüne kavuşabilmek için, daha ne kadar mücadele edeceğini bana söyleyebilir misiniz? Bu, falcılara ya da bulmacalara inanmak anlamına gelir. Devrimci, falcı olmamalıdır. Bu açıdan mücadelenin daha ne kadar süreceğini söylemek çok maceracı olur. Böylesi bir süreci yakalayabilmek için zaman, yani dakikalar, saatler ve günler arasında ayrım yapmamak gerekir. Bakarsınız başarılı bir devrim süreci çok erken yakalanmış olur.
MRTA hareketi olarak Aydınlık Yol'dan ne bekliyorsunuz?
Aydınlık Yol'u halkın arasından çıkmış bir siyasi hareket olarak algılıyoruz. Ancak siyasi hedeflerinin üzerine gitmekte gereken kararlılığı göstermemiştir. Aksine, hükümetin karşı-devrimci faaliyetleri için gereken koşulları yaratmıştır. Bunun sonucu olarak da, Peru halkı açısından yenilgi stratejisi haline geldi.
Üç yıldır Avrupa'da yaşıyorsunuz. Aynı zamanda burada aktif siyasi faaliyet yürütüyorsunuz. Avrupalıların ülkenizdeki sorunlara yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Devrimci hareketlerle olan dayanışmanın, reel sosyalizmin çöküşünün etkisi altında kaldığı düşüncesindeyim. Böylece gösterilen dayanışmada önemli ölçüde gerilenmiş oldu. Ancak bu dayanışmanın yeniden hareketlendiğini söyleyebiliriz. Gösterilen dayanışmanın hümaniter değil, siyasi ve ideolojik dayanışmaya dönüşmesi için çalışıyoruz.
Avrupa ile ilgili soruma tam olarak yanıt vermediniz. Avrupa hükümetlerinin yaklaşımını da açar mısınız?
Öncelikle hükümetlerin belli çıkarları temsil ettiğini gözönünde bulundurmak lazım. Bu çıkarlar, Peru'ya demokrasinin gelmesini benimsedi. Bugün ise bu demokrasi büyük bir kriz içinde ve Avrupalı hükümetler tutumlarını, Peru'nun bir demokrasi mi, yoksa diktatörlük mü olduğu yönünde yeniden gözden geçiriyorlar. Avrupa'daki ilerici kadın ve erkeklerin yapacağı baskının, hükümetlerin sadece çıkarları doğrultusunda değil, mantıklarıyla hareket etmesine yol açacağını umuyoruz. Ancak bizim için esas olan, hükümetlerin değil, halkların, dayanışmacı, ilerici ile devrimci örgütlerin nasıl bir tutum sergileyecekleridir.

Resim

1982 yılında kurulan MRTA’nın lideri olan Victor 1989’da tutuklanmış, ertesi sene 47 tutsakla beraber cezaevinden firar etmişse de 1992’de yeniden yakalanmıştı. Başkent Lima’daki Japonya büyükelçiliğini bir resepsiyon sırasında basarak farklı ülkelerden onlarca diplomatı rehin aldıkları 1997 sonunda adını tüm dünyaya duyuran MRTA üyeleri hakkındaki davalar yıllardır devam ediyor.



Peru’da 1980-2000 yılları arasında devlet güçleri ile Aydınlık Yol ve MRTA gerilla hareketleri arasında yaşanan çatışmalarda 70 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor
Piremerd
Üstteğmen
Üstteğmen
Mesajlar:413
Kayıt:07 Kas 2006 13:36

İRA-İrlanda

Mesaj gönderen Piremerd » 30 Eyl 2007 15:51

İRA-İrlanda


IRA - İrlanda Cumhuriyet Ordusu(Irish Republican Army)



IRA’ nın Doğuşu

IRA, İrlanda’nın bütünüyle İngiltere himayesinde olduğu dönemde İrlanda yönetimindeki parlamento olan First Dail tarafından meşru kabul edilen İrlanda ordusu olarak doğdu. Bu ordunun kurucu liderliğini James Connoly yapıyordu. 1916 da İngiliz yönetimine karşı gerçekleştirilen ‘Paskalya Ayaklanması’ nda büyük rol oynadı. Bu tarihe kadar ingiltere’ ye karşı birçok başarısız ayaklanma gerçekleşmişti fakat bu ayaklanma devletin kaderini ciddi şekilde etkileyecekti.
Paskalya Ayaklanması

Ayaklanmaya Doğru

İrlanda’ da yavaş yavaş doğmaya başlayan sınıf ayrımcılığı seneler geçtikçe büyümüştü. Bu dönemde devlet üzerinde sözü geçen sınıf burjuvazi sınıfıydı. Bu ortamın içinde ortaya çıkan James Connoly 1896’ da İrlanda Sosyalist Cumhuriyetçi Partisi’ nin kurulmasında etkin bir rol teşkil etti. Bu dönemde sınıflar dışında Protestanlar ve Katolikler olmak üzere mezhepler ayrılığı da göze çarpmaktaydı. James Connoly’ nin amacı bu ayrımlar arasında işçileri sosyalist görüş altında toplayıp bağımsız bir cumhuriyet kurmaktı. Daha sonra James Connoly gibi ortaya çıkan başka bir komünist olan James Larkin ile birlikte İrlanda Nakliyat ve Genel İşçi Sendikası (ITGWU)’ nı kurdular. Daha sonra başarıyla gerçekleştirilen küçük çapta etkinlikler gerçekleşti. Fakat bu başarının sonunu kendileri için iyi görmeyen burjuvazi sınıfı sendikaya karşı tepkide bulundu. Gerçekleşen olaylar sonucu James Larkin tutuklandı. Daha sonra James Connoly planlarını gerçekleştirebilmek için farklı yollar aramaya başaldı fakat bunlardada başarısız oldu.

İlerleyen yıllarda burjuvazinin baskıları artmaya ve diğer yandan da milliyetçiler kendilerini göstermeye başlamışlardı. Burjuva sınıfı Ulster Gönüllüler Gücü (UVF)’nü milliyetçiler de Ulusal Gönüllüler (NV)’ i kurmuşlar ve katolikler üzerinde küçük katliamlara başlamışlardı. Duruma el koymak isteyen James Connoly 1913 yılında İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA)’ nu kurdu. James Connoly hayalindeki cumhuriyet’ i bu ordu sayesinde hayata geçirmek istiyordu. Ulster Gönüllüler Gücü ve Ulusal Gönüllüler’ in artan baskıları üzerine yaklaşan paskalya gününden esinlenen isimle 24 Nisan’da ayaklanma başladı.

Ayaklanma

Ayaklanma James Connoly’ nin planladığı gibi iyi gitmiyor, tam tersine İngilizlerin büyük ve vicdansız üstünlüğüyle geçiyordu. 24 Nisan ile 29 Nisan tarihleri arasında gerçekleşen ayalanma sonrası James Connoly yönetimindeki İrlandalılar kanlı bir şekilde bastırılmış ve sonrasında James Connoly ile birlikte toplam 15 lider idam edildi. 3 – 12 Mayıs 1916 tarihleri arasında gerçekleşen idamlar sonsuza dek İrlandalılar’ ın milliyetçilik hislerini etkileyecekti.

I. Dünya Savaşı Sonrası ve 1918 Seçimleri

İngiletere’ de genel seçimler yaklaşıyor ve ülkelerin siyasal kaderleri değişmek üzere zaman ilerliyordu. İrlanda’ da başı çeken parti 1905 yılında Arthur Griffith tarafından kurulan Sinn Fein partisiydi. Paskalya Ayaklanması’ ndan kaçıp kurtulabilen liderler Sinn Fein’ e sığınmışlardı. Çünkü onlar gibi Sinn Fein’ in amacı da özgür bir İrlanda Cumhuriyeti kurmaktı. 1918’ in aralık ayında aypılan seçimde Sinn Fein, Westminster (İrlanda)’ a ayrılan 106 koltuğun 73’ üne sahip olmuş ve açık ara farkla kazanmıştı.

Geriye kalan koltukların Ulster(Kuzey İrlanda) dışında hepsini Katolik partiler kazanmıştı. Katolikler parlamentoda oluşturdukları bu çoğunluktan faydalanarak Dublin’ de ayrı bir meclis kurmak istediler. Kuzey İrlanda Protestanları azınlıkta kaldıkları için böyle birşeye cesaret edemedi ve İngiltere’ nin yanında yer aldı. 1919 yılında İngilizlerin yanında yer alan Protestanlar ile bağımsız bir İrlanda Cumhuriyeti için savaş veren Katolikler arasında çıkan anlaşmazlıklar sonucu Londra olay müdahale etti. İngilizler ‘İrlanda Hükümet Yasası’ adı altında, güneyde Dublin’ de ve kuzeyde Belfast’ ta olmak üzere iki meclis kurma kararı alır. Protestan Kuzey İrlandalılar zaten İngiliz yandaşı oldukları için kararı seve seve kabul ederler fakat katolikler karardan hiçte memnun değildir. Çünkü onlar bağımsız bir devlet isterler. İşte bu dönem İngilizler için zor bir dönemdir çünkü, bu tarihlerde bu gelişmeler dışında Rusya’ da bolşevik devrimi yaşanıyor, hem de Orta Doğu’ da sıcak saatler yaşanıyordu. 1919’ da İrlanda Gönüllüleri (Irisih Volunteers) adı altında ortaya çıkan grupla İngilizler çatışmaya girdi. Bu grubun başını çeken kişi Michael Collins idi.

İrlanda Kurtuluş Savaşı

İrlanda Kurtuluş Savaşı tam olarak, 21 Ocak 1919’ da İrlanda Gönüllüleri üyi Dan Breen’ in iki polisi öldürmesi sonucu başlamış oldu. Bu olaydan sonra İrlandalılar İngilizlerin kamu mallarına salsırmaya başladı. Aynı zamanda İngiliz Hükümeti’ nin önde gelenlerini katletme çabası içindelerdi. Bunlardan ilki bir Yargıç olan John Milling idi. Buarada irlandalı liderler Eamon de Valera ve Michael Collins kendilerini göstermekteydiler. 1920 yılına doğru gidilirken İngilizlerin acımasız şiddeti ve katliamları kendini göstermeye başladı. IRA işte bu yıl içinde kendini göstermeye başladı. 150 karakolun yakılması, yerel Yargıç Lendrum’ un kaçırılması gibi olaylarda IRA boy gösterdi. Michael Collins’ in üstün zekası, organizasyon yeteneği ve dayanıklı iradesi ile kendisi ile bağlantı kuran herkesi etkilemekteydi. IRA’ nın destekçi gruplar olan Cumann na mBan (kadınlar grubu) ve Fianna Eireann (gençlik grubu) onun sayesinde hareketlilik kazanmıştı.

1921 yıına gelindiğinde çatışmalar aynı hızla devam etmekteydi. Şubat 1921’ de IRA üyesi Coffey kardeşlerin öldürülmesi sonrası Anti-Sinn Fein Topluluğu’ ndan iki kişi IRA tarafından öldürüldü. Daha sonra IRA birlikleri Dublin’ de bulunan The Custom House isimli hükümet binasını bastı. Bu İngilizlerin İrlandalılar üzerinde yeterli güce sahip olmadığını gösterdi. Fakat 5 IRA üyesinin öldürülmesi ve 80’den fazlasının yakalanıp göz altına alınması da IRA’ nın yeterli askeri ekipmana sahip olmadığını ve zaaflarının olduğunu ortaya koydu. Devam eden çatışmalarda Katoliklerin başarısızlıkları sonucu 11 Temmuz 1921’ de savaş sona erdi.

İngiliz-İrlanda Anlaşması

Resmi adı İngiltere ve İrlanda arasındaki ortaklığın belgeleri ( Articles of association between Irelan and the British Empire) idi. Adından da anlaşılacağı gibi İngiliz Hükümeti ile İralanda Cumhuriyeti arasında yapıldı. Tam olarak 6 Aralık 1921’ de Londra’ da imzalanan anlaşmanın ülkeler adına katılımcıları şunlardı ; İngilizler adına Başbakan David Llyod George, Lord Birkenhead, Winston Churchill, Austen Chamberlain, Sir Gordon Hewart; İrlandalılar adına da Arthur Griffith, İrlanda Cumhuriyeti Maliye Bakanı ve İrlanda Cumhuriyetçi Kardeşliği’ nin Başkanı Michael Collins, Robert Barton, E.J. Duggan ve Charles Gavan Duffy.

Anlaşmanın İçeriği

• İngiliz güçleri İrlanda’ dan çekilecekti,
• İrlanda; Kanada, Avusturalya, Yeni Zelanda gibi
kendi hükümetine sahip fakat İngiltere himayesinde
olan bi ülke olacaktı,
• İrlanda’ nın başına yönetici olarak bir İngiliz
Atanacatı,
• Serbest İrlanda Parlamentosu’ na üye olan her
kişi Bağlılık Yemini (Oath of Allegiance) etmek
zorundaydı. Andın ikinci bölümü Kral V. George
a ve onun varislerine bağlılıktır,
• Kuzey İrlanda anlaşmanın yürürlüğe girmesinden
Sonrasına kadar, Serbest İrlanda’ dan çekilme hakkına
Sahip olacaktı,
• Eğer Kuzey İrlanda geri çekilmeyi seçerse
Sınır Komisyonu Serbest İrlanda ile Kuzey İrlanda
arasındaki sınırı çizecekti,
• İngilizler, kendi güvenlikleri için, sınırlı sayıda
olmak üzere bikaç limanı kontrol etme hakkına sahip
olacaktı. Bu limanlar Kraliyet Donanması için
Anlaşma Limanları olarak ta bilinirler.
• Serbest İrlanda kendi sorumluluklarını yerine getirecekti.

Anlaşma sonrası bölünmeyi kabullenmeyen bir kısım Katolik direnişe başlar ve çatışmalar yeniden başlar. Bu sırada Sinn Fein’ de kendi içinde Provisional Sinn Fein ve Official Sinn Fein olmak üzere ikiye ayrıldı. Provisional Sinn Fein savaşa devam kararı aldı. Fakat bölünmeye karşı gelen İrlanda Cumhuriyrt Ordusu taraftarları, bölünmeyi kabul eden gruba teslim olmak zorunda kaldı. Kuzey ile sınırlar 1925’ te çizilmiştir.

1926 - 1936 Yılları Arasında IRA

1926 - 1936 yılları arasında, IRA’ dan arta kalanların liderliğini Maurice Twomey yapmaktaydı. Bu dönemde IRA solcu görüşlerin etkisindeydi.
IRA bu dönemde birçok şeye karşı çıktı. Ödenen yıllık ücrete karşı Peadar O’Donnell’ ın 1928’ de Haraç-Karşıtı Birliği (Anti-Tribute League) ni kurması ile kampanya başlattı. Bu dönemde neredeyse bütün İrlanda Komünist Partisi üyeleri aynı zamanda IRA’ ya üyeydiler. Politik insiyatif George Gilmore, Peadar O’Donnell, Frank Ryan gibi sol görüşlü IRA üyelerinin elindeydi. Bölünmeye karşı savaşa devam kararı alan Provisional Sinn Fein üyeleri ve bir grup Katolik Gönüllüden meydana gelen IRA 1930’ larda bir yeraltı örgütü haline geldi. 1936 yılında IRA yeniden yasaklandı ve dönem lideri Maurice Twomey hapse atıldı.

II. Dünya Savaşı Sırasında IRA

II. Dünya Savaşı’ na yaklaşılırken IRA’ nın liderliğini Seán Russell yapmaktaydı. Seán Russell II. Dünya Savaşı sırasında İngilizlere karşı hücum etmek için Almanya’ dan destek gelmesini umut ediyordu. Bu sebepten dolayı 1940 yılında Almanyay gitti. Fakat dönerken hasta oldu ve onu İrlanda’ ya geri getiren Alman U-boat’ın içinde öldü.
Bir Alman birliği olan Abwehr’ ın bir üyesi, Gunther Schuetz, İrlanda’ ya paraşütle giriş yaptı ve derhal tutuklandı. Fakat 28 Şubat 1942’ de kaçmayı başardı. IRA onu Almanya’ ya silah, cephane, patlayıvı, telsiz ekipmanı ve para karşılığında geri vermeyi planlıyordu. 20 Nisan’ da bir IRA lideri Almanya’ ya İngiltere ile savaş hakkındaki bilgileri verme kararı aldı. Fakat bilgileri götüren IRA elemanı Dublin-Belfast tren hattı üzerinde yoldayken tutuklandı. Bu Gunther Schuetz’ un da tutuklanmasına sebep oldu.
1942’ de IRA, Kuzey İrlanda üzerine silahlı bir birlik gönderdi. Bu birlik Almanya’ nın Kuzey İrlanda üzerine yapacağı havadan bombalı saldırıya da yardımcı olacaktı.
IRA, II. Dünya Savaşı sırasında sınırların hem kuzeyinde hem güneyinde etkili olmuştu. 1942 - 1944 yılları arasında IRA’ nın başında bulunan Charlie Kerins bir polis memurunun ölümünde sorumlu tutulmaya çalışılıp idam edilmiştir. Bu Kuzey İrlanda’ da gerçekleşen ilk idamdı.

Sınır Kampanyası ( The Border Campaign )

1948’ de IRA’ nın başına Tony Magan geçti. 1950’ lere girildiğinde yeni bir isimle bir kampanya düzenlenmesi planlanıyordu.1956 yılında Sean Cronin’ in planı meydana geldi. Kampanyanın koda adı Operation Harvest olacaktı. Planın içeriği direkt olarak güvenlik sisteminin altyapısını bozmak üzere yapılacak saldırılar oluşturuluyordu.
Kampanya sırasında Ulster Kraliyet Polis Örgütü’ nden 7 kişi öldürüldü. Bu sırada IRA’ da bikaç üyesini kaybetmişti. 1950’ lerin sonlarında doğru kampanya tükenmeye başladı. 26 Şubat 1962’ de IRA yöneticilerinden Ruairi O Bradaigh’ nin basına resmi olarak yaptığı açıklamada; IRA’ nın saldırı kampanyasını kestiklerini, tüm silahları ve diğer materyalleri bıraktıklarını ve tüm gönüllü birliklerini geri çektiklerini açıkladı.

1969 Yılına Gelinirken Olan Gelişmeler

1962 yılından sonra, IRA’ nın siyasi kanadı Sinn Fein kendini göstermeye başlamış ve ‘Sivil Haklar Kampanyası’ nı ortaya atmışlardır. Bu kampanyanın savunduğu görüş, Britanya toprakları üzerinde yaşayan herkesin eşit haklara sahip olması gerektiği idi. Bu görüş Londra’ dan ters tepki aldı ve buna ek olarak Katolik ve Protestanlar arasındaki soğuk bağların kıvılcımlanıp yeniden alev alması sonucunu doğurdu. Protestanlar ve Katolikler arasında çıkan çatışmalarda Mart 1969’ da Belfast’ ta birçok patlama meydana geldi. Bunların çoğunluğunun sorumlusu olarak IRA gösteriliyordu. Fakat çeşitli olayların sebebi olmasına rağmen çoğu olayın kaynağı IRA değil, Ulster Gönüllü Güçleri (UVF) idi. Protestanların 1869 yılında yaşadıkları bir tarihi coşkunun 100. yıldönümü kutlanırken, Katolik mahallelerinden geçen Protestanlar, Katolikler ile karşı karşıya geldiler ve çatışmalar alevlendi. Bunun üzerine İngiliz birlikleri olaya müdahale etmek zorunda kaldı.

1969 YILI VE SONRASINDA IRA

Provisional IRA’ nın Etkisinin Artması

1969 yılında IRA, Provisional Irish Republican Army ve Official Irish Republican Army olmak üzere ikiye bölündü. Provisional IRA militarist milliyetçi bir yol seçerek ülkenin kaderi üzerinde ciddi bir şekilde etkili olmak istediğini gösterdi.
Provisional IRA’ da etkili olan başlıca kişiler; örgütün ilk şefliğini yürütecek olan Sean Mac Stiofain, Provisional Sinn Fein’ in ilk başkanı Ruairi O Bradaigh, Daithi O Conaill ve Joe Cahill idi. IRA’ nın içinde bir hiyerarşi de vardı. İrlanda Gönüllüleri nerede yaşadıklarına bağlı olarak organize ediliyorlardı. Belirli bir bölgede yaşayan gönüllüler bi bölük meydana getiriyorlardı. Bu bölükler birleşip bir taburu, bu taburlar da birleşip bi tugayı meydana getiriyorlardı.
IRA’ nın her bölümü GAC ( IRA General Army Conventions ) a delege gönderme hakkına sahipti. GAC, IRA’ nın en üst düzey karar alma mercii idi. Topluluk 1969 yılına kadar düzenli olarak toplanıyordu. Fakat sonraları toplantıları gerçekleştirmek zorlaşmaya başladı. Çünkü böyle geniş çapta yasadışı bir örgütü organize edip bir araya getirmk gerçekten zordu.

Kanlı Pazar ve Sonrası

1969-71 yıllarında IRA silahlanma yönünden oldukça fakirdi. Silahların çoğu 1950’ lerde gerçekleşen ‘The Border Campaign’ den kalmaydı. Bu silahlar Lee Enfield tüfekler, Webley tabancalar, Thompson makinalı tüfeklerdi. IRA’ nın kullandığı patlayıcılar nitrik asit ve gliserinden oluşan güçlü bir patlayıcıydı. Çatışmaların ilk yıllarında IRA; İngiliz Ordusu, Ulster Kraliyet Polis Örgütü ve İngiliz yanlılarından korunmak için bu patlayıcıları kullanmaktaydılar.
1971 yılında Kuzey İrlanda yönetimi özel durumlara özgü yasaını yürürlüğe koymuştu. Fakat bu karar Katolikleri kızdırmış ve bunun üzerine Katolikler artan bi şiddetle buna karşılık vermişlerdi. 30 Ocak 1972’ de bu eylemler sırasında gelen paraşütçü birliğinin Katoliklere açtığı ateş sonucu 13 öldü. Tarihte bugün Kanlı Pazar (Bloody Sunday) olarak bilinmektedir. Bu olay İrlanda insanının hisleriyle oynamış ve birçok İrlandalı gencin IRA’ ya katılmasına yol açmıştır. IRA bu olayla gücüne güç katmıştır.

Bu olay üzerine Londra hükümeti, Kuzey İrlanda parlamentosu Starmont’ u feshetti ve burayı doğrudan kendisine bağladı. ‘kuzey İrlanda Ofisi’ denilen bir yönetim birimi meydana getirildi. Protestanlar İngilizlerin desteğinin Katoliklere dönmesinden endişe duyuyorlardı. Bu sebepten dolayı ‘İralnda Konseyi’ oluşturulması önerisine karşı çıktılar. Fakat Mayıs 1974’ te çıkan olaylar sonucu koalisyon hükümeti düşüp Kuzey İrlanda tekrar direkt olarak İngiliz yönetimine girmiştir.
Daha sonrasında IRA terörist saldırılarını İngilizler üzerine yoğunlaştırmıştır. 4 şubat 1974’ te İngiliz Ordusu’ nun personelini taşıyan otobüse bomba yerleştirilmiş, bir kadın, iki çocuk ve dokuz asker olmak üzere 12 insan bu saldırıda hayatını kaybetmiştir. Daha sonra yine 1974’ te Guildford’ da gerçekleşen bombalı saldırı sonucu 5 kişi ölmüş, 182 kişi yaralanmıştır. Guildford dörtlüsü denilen dört kişi suçlu bulunmuş ve ömür boyu hapise mahkum edilmiştir. Bu olaydan 15 yıl sonra dava yargıcı kararında bir değişiklik yapıp ‘araştırma memurları yalan söylemiş olabilirler’ diyerek bu kişileri serbest bırakmıştır. 1974’ te iki pabda meydana gelen bombalı saldırılarda toplam 21 kişi hayatını kaybetmiştir. 7 Kasım 1974’de Woolwich’ te meydana gelen bir bombalı saldırıda da iki kişi hayatını kaybetmiştir. 1975’ te de bir polis memuru, bir iş adamı ve bir TV çalışanı öldürülmüştür. 1979’ da bir IRA bombalı saldırısı sonucu Britanya Kraliçesinin kuzeni ve ailesi öldürülmüştür. Aynı gün IRA militanları Newry yakınlarındaki Narrow Water’ da 18 İngiliz askerini öldürmüşlerdir.

İngiliz Hükümeti Kuzey İrlanda üzerinde uygulaması gereken politikada sürekli yanılıyor, bu da onlara pahalıya mal oluyordu. Ekonomik problemler işsizliğe sebep oluyor bu da dolaylı olarak Sinn Fein ve IRA’ nın güçlenmesi sonucunu doğutuyordu. Ama tüm bunlara rağmen sosyal politika yanlış işleyişine devam ediyordu. 1976’ da adil istihdam yasası çıkarıldı. Fakat bu yasa da Protestanların lehine olduğu için Katolikler tarafından tepki görüyordu. Bunun sonucu olarak ta toplumsal gerilim gitgide artıyordu.
80li yıllara gelindiğinde İngiliz hükümetini zor günler bekliyordu. IRA ve Marksist INLA üyeleri bir direniş planlamışlardı. Yapacakları sivil direniş ile uluslararası hukuki merciilerde de söz hakkına sahip olacaklardı. IRA ve Marksist INLA üyeleri Nisan 1981’ de greve başlamışlardı. Nisan 81’ de başlayıp 3 Ekim 1981’ de 10 kişinin ölümüyle sona eren grevde ilk ölen Bobby Sands olmuştu.
Bobby Sands, Kuzey Belfast’ lı bir ailenin çocuğuydu. Protestanların yoğun olarak yaşadığı bu bölgede Protestanların baskısına maruz kalan aile Haziran 1972’ de buradan taşınmak zorunda kalmıştı. Tam bu dönemde 18 yaşındayken İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’nun faaliyetlerine katılan Sands, Ekim 1972’ de kaldığı evde 4 silah bulunması üzerine tutuklanır. Cezaevinde kaldığı 3 yılı kendisini eğitme dönemi olarak nitelendiriyordu. 1976’ da serbest bırakıldı. Taksicilik yapmaya başlayan Sands hapisten çıktıktan 6 hafta sonra Belfastta bir bomabalama mahallinin yakınında arabasında bulunuyordu. Yapılan aramada arabada bir silah bulunmuştu ve bu Sands için sonun başlangıcı oldu. 11 ay hapisten sonra mahkemeye çıkarılan Sands ‘işgal kuvvetlerinin mahkemesi’ olarak gördüğü Birleşik Krallık mahkemesi’ ni tanımadığını açıkladıysa da 14 yıla mahkum olmaktan kurtulamadı. Tutuklandığı sırada arabada bulunan 3 arkadaşı da 14’ er yıl hapse mahkum oldular. Bir silah için dört adet 14 yıl. Hapisteyken Şubat 1979 sonrası IRA’ nın yayın organı ‘An Phoblacht’ için takma ismiyle yazmaya başlamıştı. 5 Mayıs 1981’ de, 27 yaşındayken açlık grevinin 66. gününde ölen Bobby Sands ölmeden üç hafta önce bağımsız milletvekili Frank Maguire’ ın ani ölümü üzerine boşalan sandalye için yapılan ara seçimlerde Sinn Fein listesinden İngiliz Parlamentosuna milletvekili seçilmişti.
80li yıllarda IRA’nın terörist eylemleri devam etmiştir. 10 Ekim 1981’ de bir bombanın patlaması sonucu 2 kişi öldü ve 39 kişi yaralandı. 26 Ekim 1981’ de bir bomba, imha ekibinden biri onu imha etmeye çalışırken patladı ve bir ölü ile sonuçlandı. 20 Temmuz 1982’ de bir bomba 2 kişiyi öldürdü. 83’ te IRA tarafından yerleştirilen bombanın patlaması sonucu üçü polis altı kişi ölmüş ve 90 kişi yaralanmıştır. 1984’te saldırının ana amacının Başbakan Margaret Thatcher olduğu bombalamada Broghton Hotel’ de 5 kişi öldü. 1989 yılında gerçekleştirilen bombalama sonucu Kraliyet Deniz Kuvvetleri’ nden 10 kişi öldürülmüştür.

IRA 1990 yılından 2000 yılına kadar da Kuzey İrlanda ve İngiltere’ de çeşitli saldırılarda bulunmaya devam etti. 1990 yılında Kuzey İrlanda’ da arabaların bombalanması sonucu 7 kişi öldü, 37 kişi yaralandı. 20 Temmuz !990’ da Londra’ da gerçekleştirilen bombalı saldırıda çevre büyük zarara uğratıldı. 19 Eylül 1990’ da Hava Şefi Sir Peter Terry’ ye evinde bir saldırı gerçekleştirildi. Nişancının açtığı dokuz el ateşten yaralanan Sir Terry ucuz kurtuldu. 18 Şubat 1991’ de İngiltere’ de bir bombanın patlaması sonucu bir kişi öldü, 38 kişi yaralandı. 10 Nisan 1992’ de, Londra’ da 3 kişinin ölümüne ve 91 kişinin yaralanmasına sebep olan bir patlama gerçekleşti. 1992’ de Kuzey İrlanda’ da Omagh yakınlarında 8 işçi bir IRA bombası ile öldürüldü. Kuzey İrlanda’ da Shankill Caddesi’ nde 93 yılında gerçekleştirilen bombalı saldırıda toplam 10 kişi öldü. 1 Eylül 1994’ te IRA ateşkes ilan etti fakat aradan henüz iki sene geçmeden 10 Şubat 1996’ da Londra’ da iki sivilin öldürülmesiyle ateşkes osna erdi. 7 Ekim 1996’ da Kuzey İrlanda’ da IRA bir İngiliz üssünü bastı ve bir askerin ölümüne ve 31 kişinin de yaralanmasına sebep oldu. IRA 19 Temmuz 1997’ de ikinci kez ateşkes ilan etti. 2005 yılında silahlı mücadeleyi bıraktıklarını açıkladılar.
Piremerd
Üstteğmen
Üstteğmen
Mesajlar:413
Kayıt:07 Kas 2006 13:36

Raf-Almanya

Mesaj gönderen Piremerd » 30 Eyl 2007 15:54

Raf-Almanya

Kendi içinde taşıdığı bir dizi yanlışlığa ve kapitalizmin iç dinamikle geliştiği ülkeler devrimi üzerine yaptıkları değerlendirme hatalarına karşın, RAF, anti-emperyalist mücadeleler karşısında emperyalist metropollerden yükselen onurlu bir ses olmuştur.

Resim

F. Almanya’nın Stammheim cezaevinde tutsak bulunan RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu - Rote Armee Fraktion) yönetici ve kadrolarının katledilmelerinin üzerinden yirmi yıl geçti. Alman devletinin ve emperyalist yayın organlarının “terörün sonbaharı” olarak tanımladığı 1977’nin son aylarında RAF’ın üst üste gerçekleştirmiş olduğu eylemler karşısında çaresizliğe düşen Alman emperyalizmi elinde tutsak tuttuğu RAF yönetici ve kadrolarını katlederek, RAF’a büyük bir darbe vurduğunda, her türlü demokratik görünümünü kolayca bir yana bırakabilmiştir. Andreas Baader, Jan Carl Raspe ve Gudrin Ensslin’in Alman emperyalizmi tarafından katledilmesine karşın, RAF, Almanya tarihinde derin izler bırakan bir örgüt olarak devrim tarihteki yerini almıştır.
RAF, 3 Nisan 1970 günü tutuklanan Andreas Baader’in, 14 Mayıs 1970 günü Ulrike Meinhof ve iki arkadaşı tarafından kaçırılması eylemi ile oluşturulmuştur. Ancak emperyalist yayın organları, bu eylemin gerçekleştiriliş biçimini öne çıkartarak, Ulrike Meinhof ile Andreas Baader’i, Holywood filmlerinde sıkca görülen “gangster ikili” olarak sunmaya çalışmıştır. Ve bu tarihten itibaren emperyalist yayınlarda RAF adı yerine “Bader-Meinhof çetesi” sıfatı kullanılmaya başlanılmıştır.
RAF, Nisan 1971’de yayınladığı “Şehir Gerillası Perspektifi” adlı yazılarında kendi görüşlerini şöyle ortaya koymuştur:
“Eğer Amerikan emperyalizminin kağıttan kaplan olduğunu ve son tahlilde yenilebileceğini söylerken haklıysak, Çin komünistlerinin bu tezi, Amerikan emperyalizmine karşı zaferin dünyanın dört bir köşesinde verilen mücadelelerle mümkün olduğu tezi doğruysa, emperyalizmin güçlerinin parçalanabileceği ve parçalanmasının, zaferi olanaklı hale getireceği sonucu çıkacaktır. Eğer bunlar doğruysa, o zaman herhangi bir ülke ya da bölgeyi, devrim güçlerinin zayıf ve karşı devrim güçlerinin çok güçlü olması nedeniyle emperyalizme karşı savaşın istisnası olarak dışında tutmak için hiçbir neden yoktur.
Kendi gücümüzü küçümseyerek devrim güçlerinin cesaretini kırmak ne denli yanlışsa, emperyalist güçlerin yıpratılamayacağı, imha edilemeyeceğini düşünmek de o denli yanlıştır. Diğer gruplardaki yoldaşlarla (gevezeleri, dedikoducuları bir yana bırakırsak) RAF arasındaki çelişki şudur: Biz, onları, devrim güçlerinin cesaretini kırmakla itham ediyoruz, onlar da bizi devrim güçlerini boş yere harcamakla suçluyorlar. Kesinlikle, bu suçlamalar, yerel düzeyde ve fabrikalarda çalışan bu grupların yönelimlerini göstermektedir. Bunlar, suçlamalarını, dogmatizm ve maceracılık çok eski zamanlardan beri, devrim mücadelesinin zayıf olduğu dönemlerde hep olmuştur demeye kadar vardırmışlardır. Eski dönemlerde oportünizmin en keskin eleştiricileri anarşistler olduğundan, oportünizm, kendilerine yönelik her eleştiriyi anarşizm diyerek yanıtlar...
‘Şehir gerillası’ kavramı, Latin-Amerika kökenlidir. Bu, şehir gerillası sadece oralarda yürütülebilen bir devrimci yöntemdir demek değildir. Devrim güçlerinin zayıf olduğu heryerde şehir gerillası devrimci bir yöntem olarak kullanılabilir. Şehir gerillası, önsel olarak, savaş içinde halkı yönetmek isteyen devrimcilere söylendiği gibi, Prusya tipi kaz adımlarıyla yürümeyi reddederek işe başlar. Silahlı mücadele zamanı geldiğinde, ona hazırlanmak için geç kalınacağının bilincindedir. Devrimci öncünün olmadığı bir ülkede zorbaların gücü çok daha fazla olur. Bizim Almanya’daki durumumuzda olduğu gibi, devrimci güçler ve gelenekler zayıf ve parçalanmış durumdadır. Bu koşullarda, devrimci insiyatif olmaksızın devrimci yönetim de söz konusu olamaz. Bugün kapitalizmin kendi ekonomik ve politik gelişimi, devrim mücadelesi için her zamankinden çok daha elverişli bir ortam yaratmaktadır.
Bunlara ek olarak, şehir gerillası, egemen sınıfın kendi temsilcileriyle sürdürdüğü parlamenter demokrasiyi, olağanüstü yasalarının, elbombası düzenini reddetmenin, kendi hasımlarını imha eden düzene karşı savaşmanın mantiki bir sonucudur. ‘Şehir gerillası’, gerçeklerin bahane olarak kullanılması yerine, gerçeklerin kabul edilmesine dayanır.
Öğrenci hareketi, şehir gerillasının neler yapabileceğini kavramıştır. Tüm solun yaptığından çok daha fazla somut ajitasyon ve propaganda yapmak mümkündür. Örneğin, Springer kampanyasında olduğu gibi; Heilderberg öğrencilerinin Cabora Bassa kampanyasında olduğu gibi; Afrika’daki komprador rejimlere yapılan Federal Almanya’nın askeri yardımları konusunda olduğu gibi; ceza mahkemelerinin kararlarına ilişkin ve sınıf adaletinin eleştirisiyle ilgili olarak yapılan kampanyalar gibi.
Şehir gerillası, düşmanın silahlarına ve parasına el koyarak, enternasyonalizmi somut ve fiili hale getirebilir. Şehir gerillası, polisin ulaşamayacağı bir yeraltı örgütünü oluşturarak devletin elindeki komünistleri yasaklama silahını işlemez hale getirebilir. Şehir gerillası, sınıf mücadelesinde bir silahtır.
Şehir gerillası, polisin silahlarını rastgele kullanmasını, masum insanların öldürülmesini engellemek için yürütülen silahlı bir mücadeledir. Bir şehir gerillası olmak demek, sistemin şiddeti karşısında moral bozukluğu içine düşmemek demektir. (2 Haziran 1967 günü Batı Berlin’de İran Şahının gelişini protesto edenlerin üzerine polis ateş açmış ve Benno Ohnesorg’u katletmiştir. Katil polis, yargılanmaksızın terfi ettirilerek ödüllendirilmiştir.-K.C)
Şehir gerillasının amacı, belirli noktalarda denetimi elinde tutan devlet aygıtına saldırmak ve sistemin karşı konulamaz, yokedilemez olduğu mitini yıkmaktır.
Şehir gerillası, illegal bir aygıtı, bir başka deyişle, apartmanlar, silahlar, patlayıcılar, arabalar ve bildirilerin örgütlenmesini gerektirir. Bunların daha ayrıntılı bir açıklaması, Carlos Marighella’nın ‘Şehir Gerillasının Elkitabı’nda bulunabilir. Bizler, her zaman, şehir gerillası pratiğine yönelmek isteyen herkese bildiğimizi öğretmeye hazırız. Henüz herşeyi bilmiyoruz, ama yine de az da olsa bir şeylerin bilgisine sahipiz.
Kişinin silahlı mücadelede yer almaya karar vermeden önce, legal politik deneyimi olması gereklidir ve bu deneyim önemlidir. Moda diyerek devrimci sola katılanlar, bu katılımın geriye dönüşünün olamayacağını çok iyi bilmelidirler.
Bizim temel perspektifimiz, kitle çalışması ile şehir gerillasını birleştirmeyi içermektedir. Biz, yerel düzeylerde faaliyet gösteren mevcut sosyalist gruplarla eşzamanlı olarak çalışmak istedik, onların karar verme sürecine yardım etmek istedik, onlara deneyimleri öğretmek ve kavratmak istedik. Ama bunun olmadığını gördük. Siyasi polisin bu tür grupların toplantılarını, plan ve programlarını, randevularını ve görüşmelerin içeriğini çok hızlı bir biçimde öğrendiğini farkettik. Denetim altında olmadan, hiçkimsenin buralara giderek çalışma yürütmesinin mümkün olmadığını gördük. Biz öğrendik ki, bireysel olarak legal faaliyet ile illegal faaliyeti birleştirmek mümkün değildir.
Şehir gerillası olmak için, öncelikle, kişi bu konuda kararlı olmalı ve ‘Bild’ gazetesinin kullandığı yöntemlerle devrimcilerin suçlu, cani, katil, kundakçı oldukları şeklinde kafalarda oluşturulan ve soyutlamalarla sürekli olarak yenileri icat edilen saçmalıkların kendisini etkilemesinden kurtarmalıdır. Sistemin bize karşı kullanamayacağı hiçbir şey yoktur.
Ve toplumun hiçbir kesiminde, şu ya da bu şekilde sermaye sahibi olmaktan başka bir amacı olan bir kesim yoktur; hatta kendi dar çevresinin, bencilliğinin, çıkarcılığının, abonelerinin, özel yaşamının, burjuva alışkanlıklarının üstüne çıkabilmiş sosyalist çevreler de yoktur. Radyodan basına kadar herşey sermaye tarafından kontrol edilmektedir. Basın demek tiraj demektir. Haberler birer meta, bilgiler birer tüketim nesnesidir. Tüketilemeyen herşey nefret edilen, tiksinilen birşeydir. Şehir gerillası, düşmandan hiçbir şey beklemiyor. Bizleri, Marksist-Leninist eleştiri-özeleştiriden başka hiçbir şey yönlendiremez.
Uzun süreli ve küçük iş sahibi olma anlayışı, ticaret yapma anlayışını bir yana bıraksak bile, şehir gerillasında da olabilir. Burjuva iş ve mesleklere dönmeden, devrimi terfi vb. şeylere tercih etmeden bu mücadele sürdürülmelidir. Pathos ve Blanqui’nin söylediği gibi, ‘bir devrimcinin görevi, ölene kadar mücadele etmektir.’”
Kendi içinde taşıdığı bir dizi yanlışlığa ve kapitalizmin iç dinamikle geliştiği ülkeler devrimi üzerine yaptıkları değerlendirme hatalarına karşın, RAF, anti-emperyalist mücadeleler karşısında emperyalist metropollerden yükselen onurlu bir ses olmuştur.

RAF’ın gerçekleştirdiği silahlı eylemler


14 Mayıs 1970
- Ulrike Meinhof ve iki arkadaşının, Andreas Baaderi Berlin'de mahkemeden kaçırmaları. Ve RAF'ın kuruluşu
Nisan 1971
- Ulrike Meinhof'un kaleme aldığı "RAF: Şehir Gerillası Perspektifi" yazısının yayınlanması.
2 Şubat 1972
- Berlin'deki yat kulübünün bombalanması.
11 Mayıs 1972
- Vietnam kurtuluş savaşçılarıyla dayanışma amacıyla Frankfurt'ta Amerikan 5. Ordu karargahının bombalanması.
12 Mayıs 1972
- Augsburg polis merkezinin bombalanması.
12 Mayıs 1972
- Münih Kriminal Polis merkezinin bombalanması.
15 Mayıs 1972
- Karlsruhe'de federal hakimlerden Wolfgang Budenberg'in arabasının bombalanması.
19 Mayıs 1972
- Springer şirketinin Hamburg'daki merkezinin bombalanması
24 Mayıs 1972
- Heidelberg'de Amerikan Avrupa Merkez Karargahının bombalanması.
17 Ocak 1973/16 Şubat 1973
- RAF tutsaklarının ilk birleşik açlık grevi
5 Haziran 1974
- Berlin'de polis muhbiri Ulrich Schmücker'in ölümle cezalandırılması
10 Kasım 1974
- Berlin'de Kammergericht başkanı Günter von Drenkmann'ın öldürülmesi
27 Şubat 1975
- Berlin CDU başkanı Peter Lorenz'in 2 Haziran Hareketi tarafından kaçırılması ve karşılığında 2 Haziran Hareketi'nin tutsak bulunan 6 üyesinin serbest bırakılmasının sağlanması
24 Nisan 1975
- 26 RAF tutsağının serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla İsveç F. Almanya büyükelçiliğinin ele geçirilmesi
9 Mayıs 1976
- Ulrike Meinhof'un, tutsak bulunduğu Stammheim cezaevindeki hücresinde ölü olarak bulunması.
7 Nisan 1977
- F. Almanya generallerinden Siegfried Buback'ın öldürülmesi.
30 Temmuz 1977
- Dresdner Bankasının başkanı Jürgen Ponto'nun öldürülmesi.
15 Ağustos 1977
- Karlsruhe'deki F. Almanya Yüksek Mahkemesinin roketle bombalanması.
5 Eylül 1977
- F. Almanya İşverenler Birliği başkanı Hanns-Martin Schleyer'in kaçırılması.
17 Ekim 1977
- Lufthansa uçağının Mogadişu/Somali' ye kaçırılması.
18 Ekim 1977
- F. Almanya'nın GSG-9 kontur-gerilla birliklerinin Mogadişu'da kaçırılan uçağa operasyon yapmaları ve eylemi gerçekleştirenlerden üçünün katledilmesi.
18 Ekim 1977
- Stammheim cezaevinde Andreas Baader, Jan Carl Raspe ve Gudrun Ensslin'in katledilmesi.
19 Ekim 1977
- F. Almanya İşverenler Birliği başkanı Hanns-Martin Schleyer'in RAF tarafından öldürülmesi.
1979
- Belçika'da NATO Genelsekreteri A. Haig'e bombalı saldırı. 1981
- Ramstein'da Amerikanın NATO kuvvetleri komutanı General Kroesen'e bombalı saldırı

18 Aralık 1984
- Oberammergau'deki NATO Shape okulunun bombalanması
1985
- Frankfurt'ta Amerikan hava üssünün bombalanması.
1985
- MTU silah şirkenin başkanı Zimmerman'a yönelik bombalı saldırı.
9 Temmuz 1986
- Siemens şirket yöneticilerinden Beckurts'a yönelik silahlı eylem.
10 Ekim 1986
- F. Almanya Dışişleri Bakanlığı Orta-Doğu ilişkileri sorumlusu Braunmuhl'e yönelik silahlı eylem.
20 Eylül 1988
- F. Almanya Maliye Bakanlığı sekreteri ve F. Almanya'nın IMF ve Dünya Bankası temsilcisi Tiermeyer'e yönelik silahlı eylem.
11 Ekim 1989
- Homburg'da Deutsche Bank başkanı Herrhausen'e yönelik silahlı eylem.
1990
- F. Almanya İçişleri Bakanlığı sekreteri Neusel'e yönelik silahlı eylem.
1991
- Bonn'da Amerikan büyükelçiliğinin bombalanması.
4 Nisan 1991
- Düsseldorf'da Doğu Almanya'nın entegre edilmesinden sorumlu Treuhandantstalt başkanı Rohqedder'e yönelik silahlı eylem. Mart 1993
- Weiterstadt'ta politik tutsaklar için inşa edilen cezaevinin bombalanması.
Piremerd
Üstteğmen
Üstteğmen
Mesajlar:413
Kayıt:07 Kas 2006 13:36

Farc-Kolombiya

Mesaj gönderen Piremerd » 30 Eyl 2007 15:59

Farc-Kolombiya

(Aşağıdaki yazı, Kolombiya Ulusal Kurtuluş Ordusu - Ejército de Liberación Nacional-ELN tarafından 1997'de yayınlanmıştır.)

Resim

GERİLLA : YÖNETİCİ SINIFLARIN BASKISINA BİR YANIT
Kolombiya'da gerilla, sol tarafından keşfedilmedi. Onun tarihi daha eskilerdedir ve zenginlerin ve güçlülerin şiddetine karşı alt sınıfların bir yanıtıdır. Kolonicilik döneminden bugüne kadar, sayısız protestolar ve isyanlar kanla bastırılmıştır. Gabriel García Márquez'in "Yüzyıllık Yalnızlık" kitabını okuyanlar, 19. yüzyıl boyunca ülkemizde sürekli olarak yürütülen düzinelerce iç savaşın ve baskının tarihini bilirler.
Tarihteki bu savaşlar, resmi olarak, iki büyük partinin, muhafazakarlar ve liberallerin çatışmasıdır. Fakat gerçekte, toplumsal adaletsizlikten kaynaklanan savaşlar ile iki büyük partinin yöneticilerinin, alt sınıfların sömürüsündeki paylarını artırmak için yaptıkları savaşlardır.
Toplumsal çelişkilerin bir ifadesi olarak bu silahlı mücadele yolu, gerilla örgütlenmelerinden çok daha eskiye dayanır.


İÇ SAVAŞ (1948-53)
"Bin günlük savaş"ı (1897-1899), 20'li yıllarda yerli halkın ve sendika hareketinin zalimce bastırılması izledi. 1928'de United Fruit Company, görüşme delegasyonunu bekleyen yüzlerce grevci işçiyi katletti. (Gabriel García Márquez: Yüzyıllık Yalnızlık — Muz işçileri grevi)1948'de, milyonlarca Kolombiya'lının daha iyi bir yaşam umutlarını birleştiren sol kanat politikacı liberal Jorge Elicier, oligarşinin emriyle katledildi. Bu cinayet, Violencia (1848-53) adı verilen ve en az 200.000 kişinin yaşamına malolan bir iç savaşı başlattı. Halk, yeniden liberaller ile muhafazakarlar arasındaki bir çatışma zemininde katledildi. Gerçekte ise, bu, yine toprak sahiplerinin kırsal nüfusa karşı bir savaşıydı.
Violencia, tarihte bir dönüm noktası olmuştur. Bağımsız köylü grupları değişik bölgelerde ortaya çıkmış ve zorbaların terörüne karşı kendilerini savunmuştur. Bunlar, günümüzdeki Kolombiya gerillasının ilk nüvelerini oluşturmuşlardır.
Bununla beraber, 50'lerde muhafazakarlar ile liberal parti liderleri bir anlaşma yaparak "Frente Nacional"i kurdular. (Her iki parti, her dört yılda bir dönüşümlü olarak başkanlığı ve bakanlıkları alacaklardı.) Ama bazı silahlı köylü grupları silah-larını bırakmayı kabul etmediler. Liberal ve muhafazakar hükümetler birbiri ardına gelip giderken, aşağıdan gelen direniş yükseliyordu. Kırsal alanlarda iktidar, kendi kendine örgütlenmiş köylülerin elindeydi. Onlar "Bağımsız Cumhuriyet"ler kuruyorlardı.
60'ların başında, oligarşinin Frente Nacional'ine karşı geniş bir kitle hareketi oluştu. "Ferente Unido del Pueblo" adı verildi ve devrimci papaz Camilo Torres tarafından yönetiliyordu. Yüzbinlerce işçi, yoksul gecekondu halkı, öğrenciler ve köylüler, anti-demokratik iki partili rejime karşı harekete geçtiler.
Ferente Unido del Pueblo gibi, bağımsız cumhuriyetler, oligarşinin hedefi haline geldiler. Marquetalia Köylü Cumhuriyeti, 1964'de ordu tarafından yokedildi. FUP'un lideri Camilo Torres, ölümle tehdit edildiğinden gizlenmek zorunda kaldı ve ELN'nin ilk gerilla grubunun bulunduğu kırsal bölgeye çekildi.


BUGÜNKÜ GERİLLANIN DOĞUŞU
İki "modern" gerilla örgütlenmesinden ilki 1964'de oluşturuldu. Marquetalia katliamına bir yanıt olarak, Komünist Partisi'nin etkisi altındaki birkaç köylü grubu Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetleri—Halkın Ordusu'nu (Fuerzas Armadas Revolucionarias de Colombia-Ejército del Pueplo-FARC-EP) kurdu.
Aynı zamanda, Küba devriminden esinlenen ve Santander'deki köylü direnişinde yer almış olan bir gerilla fokosu oluşturuldu. Ulusal Kurtuluş Ordusu (Ejército de Liberación Nacional-ELN) olarak adlandırılan bu örgüt, Che Guevara'nın stratejisine bağlıydı ve Camilo Torres'in katılımıyla büyük bir sempati kazandı. (Bu devrimci papaz, 15 Şubat 1966'daki ilk çatışmada ölmüştür.)
1967'de, komünist partilerinin "Sovyet yanlısı" ve "Çin yanlısı" olarak uluslararası bölünmelerinden sonra üçüncü bir örgütlenme ortaya çıktı: maoist Halk Kurtuluş Ordusu (Ejército Popular de Liberación-EPL). Bu yeni örgüt, özellikle ülkenin kuzey kısmında etkindi.


SADECE BİR KÖYLÜ GERİLLASI MI?
Her üç grubun da, esas olarak kırsal alanlarda bulunması, Kolombiya'daki çelişkiyi kavramakta önemli bir etmendir. Sık sık iddia edilmektedir ki, gerillanın köklerinin köylüler arasında olması, onların şehirlerde gelişmesini engellemektedir. Silahlı örgütlerin geniş kırsal alanlardaki etkileri ve hatta denetimleri, şehirlerdeki çatışmaları etkileme olanağına sahip değildir.
Hernekadar bu eleştiriler, belli oranda haklılık payı taşısa da, şehirlerdeki illegal çalışmanın zorluklarını gözden kaçırmaktadır. Baskı, şehirlerde, kırsal alan-lardakinden çok daha serttir. Buna rağmen, gerilla şehirlerde pekçok şey yapabilmektedir.


1984 ATEŞ-KES'İNE KADAR GERİLLANIN GENİŞLEMESİ
70'lerde daha fazla sayıda gerilla örgütleri kuruldu. Pekçoğu politik programları ve harekâtlarıyla, varolanlardan tamamen farklıydı. Bunlardan en önemlisi, olağanüstü harekâtlarıyla (örneğin, 1980'de Bogota'da Dominik Cumhuriyeti elçiliğinin işgali) kıta çapında tanınan ve büyük şehirlerde etkiye sahip olan Movement April 19-19 Nisan Hareketi'ydi (M-19).
Değişik örgütlere bölünmeleri ve parçalanmalarına rağmen gerilla, 70'lerin sonlarında iktidar için gerçek bir tehdit durumuna gelmişti. 1977'deki genel grev, halkın memnuniyetsizliğini açıkça göstermişti. Başkan Turbay Ayala (1978-82), bu duruma karşı yeni bir baskı dalgasıyla karşılık verdi. Güvenlik birimleri politik muhalifleri "kaybetmeye" başladı, polis karakollarında işkence olağan hale geldi ve hükümet yeni bir "anti-terör" yasası çıkardı.
Fakat beklenilenin aksine Kolombiya'da direniş yaygınlaştı. O sıralarda özellikle M-19, rejime karşı savaşın başını çekiyordu. Örgüt, güneyde, özellikle Caquetá kısmında bir köylü ordusu oluşturdu ve bu bölgedeki önemli şehirlerde büyük bir etkiye sahip oldu.
Muhafazakar Belisario Betancur hükümeti (1982-86), gerillanın genişlemesinin ortaya çıkardığı tehlikenin farkındaydı. Nikaragua Devrimi henüz gerçekleşmişti ve El Salvador'da iç savaş devam ediyordu. Betancur, Kolombiya devrimci hareketini etkisizleştirebilmek için çok büyük çaba harcadı. Çok riskli bir proje hazırladı. İçlerinde birçok gerillanın da bulunduğu politik tutuklular için genel af çıkarıldı ve silahlı örgütlerle doğrudan görüşmeler yapılması kararı alındı. Böylece gerillanın daha fazla parçalanmasında etkili oldu. 1984'de, ELN ve başka iki örgüt hükümetin ateş-kes önerisini reddederken; FARC-EP, M-19 ve EPL ateş-kes'i kabul ettiler. ELN'ye göre, hükümetin girişimi, muhalefti ılımlı bir çizgiye çekmeyi amaçlıyordu.


PROTESTO HAREKETLERİNİN BÜYÜMESİ
Birçok hareketli yıllar vardır. 80'lerin ortalarında, işçiler, hıristiyanlar, feministler, siyahlar, yoksul halk ve yoksul mahalleliler hareketi, yeni bir kitle hareketi olarak sokakları doldurdular.
Birçok yasal politik örgütlenme ortaya çıktı. Sosyalistler, komünistler ve FARC-EP'nin eski gerillaları Union Patriótica'yı (Yurtsever Birlik) kurdular. EPL sempatizanları, yerel seçimlerde Frente Popular (Halk Cephesi) örgütlenmesi altında yer aldılar.
Kitle hareketinin en radikal kesimleri A Luchar! politik hareketini kurdular. Betancur hükümeti ikili oynuyordu. Bir yandan kendisini dünya kamuoyuna diyalog taraftarı bir hükümet gibi sunarken; diğer yandan faşist milis güçlerinin kurulmasını destekliyordu.
1984'de muhalefete karşı kirli savaş başlatıldı. İstihbarat teşkilatı, sürü sahipleri ve uyuşturucu kartellerinin oluşturduğu askeri ittifak, Orta-Amerika'daki ölüm birlikleri gibi kendilerini politik muhalifleri öldürmek ve gerilla sempatizanlarını katletmekle sınırlamayan bir faşist milis örgütlenmesi kurdu.
Bugün, bu faşist milis örgütlenmeler, onlarca topluluğun günlük yaşamını denetlemektedirler. Özellikle Magdaleno Medio'da Puerto Boyacá ve Atlantik kıyısındaki Córdoba'nın hayvan yetiştirilen bölgelerinde radikal sağcı sözde "bağımsız cumhuriyetler" oluşturuldu.


KİRLİ SAVAŞ: HÜKÜMETİN STRATEJİSİ
Ateş-kes'in hala geçerli olduğu 1985 yılında M-19 ve EPL'nin politik sözcüleri-nin pekçoğu öldürüldü. Faşist milis gruplar, Unión Patriótica'nın başkan adayı Jaime Pardo Leal'i öldürdüler. Diğer taraftan, ordu birlikleri, ateş-kes anlaşmasını bozarak gerilla kamplarına karşı saldırıya geçti. Unión Patriótica yanlıları ve köylüler, savaş bölgelerinde ayrım gözetilmeksizin katledildiler.
Bunun sonucu Unión Patriótica (UP), 1984'den sonra 2.000 kadar temsilcisini ve üyesini yitirmiştir. Bu dönemde 30.000 kişi faşist milisler tarafından öldürülmüştür. Faşist milislerin kurbanları, sadece politik muhalifler değil, aynı zamanda eşcinseller, fahişeler, eski suçlular ve sokak çocukları olmuştur. En büyük katliamların doğrudan ordunun talimatıyla faşist milisler tarafından yapıldığı bugün artık bilinmektedir. İnsan hakları örgütlerinin araştırmaları ve hatta Kolombiya adli soruşturmaları, bu katliamların arkasında Jesús Gil Colorado (1994'e kadar genelkurmay başkanı) ve Farouck Yanine Díaz (eski tugay generali, daha sonra Washington'daki İnteramerikan Savunma Araştırmaları Okulu'nda eğitmen) gibi önemli generallerin olduğunu göstermiştir.
Hepsinden kötüsü, bu kirli savaşın sorumluları tümüyle cezadan muhaf durumdadırlar. Uluslararası baskı olmaksızın yürütülen adalet bakanlığı soruştur-maları bile şimdi durdurulmaktadır. İnsan hakları ihlalleri ve savaş suçlarından dolayı bugüne kadar cezalandırılan tek general, 1994'de Villavicencio/Meta yakınlarında FARC-EP tarafından öldürülen Jesus Gil Colorado'dur. İlk bakışta, bu insana zalimce gelebilmektedir, ama gerçektir, çünkü bu ülkede gerilla operas-yonları olmaksızın hiçbir general işlediği suçlardan dolayı cezalandırılamamaktadır.


1987: SİMÓN BOLÍVAR GERİLLA KOORDİNASYONU'NUN KURULMASI
Kirli savaş ve ordunun saldırıları, sonuç olarak "barış süreci"nin sonunu getirdi. M-19 ve EPL, ateş-kesten bir yıl sonra yeniden faaliyete geçtiler, çünkü ül-kenin demokratikleştirilmesine yönelik hiçbir gerçek girişim göremediler. 1985'de çoğunluğunu M-19, EPL ve ELN'nin oluşturduğu Ulusal Gerilla Koordinasyonu kuruldu. 1987'de FARC'ın katılımıyla koordinasyonun adı Simón Bolívar Gerilla Koordinasyonu (GCSB) olarak değiştirildi.
80'lerdeki toplumsal sorunların çözülmemesinin bir sonucu olarak silahlı mücadele ülke çapında yaygınlaştı. ELN'in 1990'da 30'dan fazla cephesi oldu. Bu durum, 80'lerde tümüyle farklı bir strateji izlemesine karşın FARC-EP için de geçerlidir.


M-19'UN DEMOBİLİZASYONU - SİLAHLI MÜCADELEYİ TERKETMESİ
80'lerin sonlarında, kirli savaş ve "sosyalist" dünyanın çöküşünün etkisiyle kitle hareketleri düşüşe geçti. Nicel büyümeye karşın, bu gelişme isyan hareketini bir bunalıma sürükledi. Özellikle M-19, 1985-89 döneminde aşırı ölçüde güç kaybetti. Liderlerinin çoğu ya yakalandı ya da öldürüldü; kalanlar hükümetle anlaşma yapmanın yollarını aramaya başladılar. 1991'de M-19 kendi kendine silahlı mücadeleyi bırakmaya karar verdi ve Alianza Democrática M19 adıyla bir politik partiye dönüştü. İlk katıldığı seçimlerde %10 civarında oy aldı. Bu gelişme, sadece M-19'un güncel askeri önemini yitirmesini değil, ama tüm Kolombiya gerillasının bunalımına yol açan demobilizasyonunun politik etkisini ortaya çıkardı. "Eme" (M-19), uluslararası planda olağanüstü bir tanınmaya sahip oldu ve şehirlerde büyük bir sempati toplamaya başladı. Bunun üzerine büyük bir yalan ortaya atıldı: Gerilla faaliyetleri sona erdirilirse, toplumsal adalet gerçekleşecektir.
Bugün denilebilir ki, M-19'un barış süreci, oligarşinin büyük bir aldatma manevrasıdır. M-19'un en önemli lideri ve başkan adayı Carlos Pizarro Leongomez, yasal faaliyetlere geçişinin hemen sonrasında öldürüldü; çünkü hükümet, onun popülitesinden korkuyordu. Yoksulların yaşam koşullarını iyileştirecek tek bir toplumsal reform yapılmadı. M-19'un yasallaşmasıyla insan hakları konusunda hiçbir ilerleme sağlanmadı. Kirli savaş, her zamanki gibi, muhalefete karşı bir devlet politikası olarak sürdürüldü. Buna rağmen 1990'da M-19'un stratejisi hala etkileyici konumunu sürdürüyordu. İki küçük gerilla örgütü de gerilla savaşına son verdi; EPL ikiye bölündü. Gerillalar arasında büyük bozulma belirtileri ortaya çıktı. EPL'nin gerillayı bırakan bazı üyeleri Urabá bölgesinde faşist milislerle birlikte çalışmaya başladılar.
Bu gelişme, bir yandan gerilla savaşını bırakan savaşçılara gerçek alternatiflerin sunulamadığı, diğer yandan gerillanın kendisinin de yaşamsal hatalar yaptığı ikili bir durum ortaya çıkardı. Örgütlerin otoriter yapıları ve politik eğitimlerinin yetersizliğinden dolayı savaşçıların kolayca ikna edilmesi bunu olanaklı kıldı. Bu durum, artık bugün örgütler tarafından yapılan özeleştiriyle kabul edilmeye başlandı.


ADALET YOK — BARIŞ YOK
Tüm bu sorunlara karşın, FARC-EP, ELN ve EPL'nin azınlığından oluşan GCSB'nin çoğunluğu, hala hükümetle görüşmeler yapılmasını reddetmeksizin, askeri olarak faaliyetlerini sürdürmektedir.
1991'de GCSB, devletle bir dizi görüşme başlattı. 1993'de bu ilişkiler, Gaviria hükümeti tarafından tek taraflı olarak kesildi. M-19'un "barış süreci"nin tersine, GCSB'nin düşüncesi, silahlı mücadelenin, şiddetin bir nedeni değil, bizzatihi bunun bir sonucu olduğu şeklindedir. Yani, şiddet, toplumsal adaletsizlikten ve oligarşinin kitle hareketlerine karşı teröründen doğmaktadır. Silahlı gruplar, bu nedenden dolayı, direnişin meşru bir biçimidir.
Bu koşullar altında, gerillanın silahlı mücadeleye son vermesi hiçbir anlam taşımamaktadır. Ülkenin barışa kavuşabilmesinin tek yolu, radikal demokratik-leşme, baskının sona ermesi, kirli savaşın sorumlularının cezalandırılması ve halkın çoğunluğunu oluşturan yoksulların yararına sosyo-ekonomik bir politikanın uygulanmasından geçmektedir. Bogotá'daki Ulusal Üniversite'nin politik bilimsel profesörü Eduardo Pizzaro'nun yaptığı bir tahlile göre, Kolombiya'daki şiddetin küçük bir kısmı gerilla ile ordu arasındaki silahlı çatışmalarda ortaya çıkmaktadır. Ölenlerin büyük bir kısmı kirli savaşın, "sosyal temizliğin" ve yoksulluğun bir sonucu olarak ortaya çıkan adi cinayetlerin kurbanlarıdır.


HERŞEYE RAĞMEN GERİLLA GÜÇLENEREK BÜYÜMEKTEDİR
Bugün Kolombiya gerillası, her zamankinden daha güçlüdür. Bunun nedeni muhalefetin baskı altında olmasıdır. Bugün Kolombiya'da legal politik faaliyet olanakları çok zordur. Sendikacılar, hıristiyanlar, öğrenciler, yoksul mahalleliler — bunların tümü, muhalif olarak politik bir faaliyete giriştikleri zaman ölüm tehdidi ile yüzyüzedirler. Üzücü ama gerçek: Bugün Kolombiya'da politik muhalefet için en güvenli yer, yağmur ormanlarıdır, gerilladır.
GCSB örgütleri, koşulların daha da yoğunlaştırılmasına hazırlanmıştır. Hükümet kaynaklarına göre, onlar, 1.000 Kolombiya topluluğunun 500'den fazlasında etkin durumdadırlar. Şehirlere etraflarını kuşatarak yaklaşmaktadırlar. Bogotá, Cali ve Medellin'in kent çevrelerinde gerilla cepheleri bulunmaktadır; yoksul mahallelerde halk milisleri oluşturulmuştur ve başkent Bogotá'nın il sınırları içinde FARC-EP'nin gerilla birimleri faaliyet yürütmektedir.
Gerilla, kırsal alanlarda hükümet görevlerini yerine getirmektedir. Bütçe yapmakta ve belediye başkanlarını denetlemektedir. Hükümetin unuttuğu uzak bölgelere gidildiğinde görülecektir ki, gerillalar, yönetim görevlerini Kolombiya'nın yönetici sınıflarından çok daha etkili ve dürüstçe yapmaktadırlar. Oralarda yolsuzluk, rüşvet çok daha az ve sosyal yatırımlar çok daha fazladır.
Ulusal ayaklanma kendisini yeni bir iktidara, alternatif bir hükümete ve askeri bir güce dönüştürmüştür. Bunlar, mevcut hükümetin istediği gibi kanlı bir "pasifikasyon"u önleyecek güçtedir. Silahlı hareket, küçümsenemeyecek meşru bir etmendir. Silahlı hareket büyümeye devam edecektir, çünkü yoksul çoğunluğa karşı günlük şiddetin sona ermesini istemektedir.

Resim

Resim

--------------------------------------------------------------------------------

(Aşağıdaki yazı, Raul Zelik tarafından kaleme alınmış ve Kolombiya gerilla örgütlerinin haber ajansı Colombia Popular tarafından yayınlanmıştır.)

1997 Mart başında Kolombiya devrimcileri kendi güçlerini bir kez daha gösterdiler. FARC, bu zamana kadar görülmemiş askeri önlemlere rağmen, parlamento seçimlerini pekçok bölgede engellemekle kalmamış, aynı zamanda güneyde orduya Kolombiya tarihinin en ağır yenilgisini yaşattı. Ordunun 120 kişiden oluşan seçkin özel birliği Caquetá'da imha edildi. Hükümet ve ordu, bu olay karşısında fazlaca tepki gösteremedi. Tek yapabildiği, gelecekteki olası büyük harekâtlara karşı bölgeyi denetim altında tutabilmek için yeni takviyeler göndermek oldu.
Kolombiya gerillasının savaş gücünün dilden dile dolaştığı bugünlerde, onların politik amaçları hala yeterince bilinmemektedir. FARC ve ELN —sık sık basında okuduğumuz gibi— mali şirketler ya da uyuşturucu karteli değillerdir; onlar, derin toplumsal temellere sahip olan —ki dünyada bugün sayıları çok azalmıştır— sosyalist örgütlerdir.


SİLAHLI MÜCADELENİN KÖKENİ
FARC ve ELN'in oluşumu konusunda sık sık yanlış bilgiler ortalıkta dolaşmaktadır. Çoğu 60'lı yıllarda oluşturulan ve Küba Devriminin etkisiyle ortaya çıkan fokoculuğa dayanan diğer örgütlerin tersine, FARC ve ELN, 1792'den günümüze kadar kesintili olarak da olsa ortaya çıkan köylü isyanları üzerinde inşa edilmiştir. Gabriel García Márquez'in "Yüzyıllık Yalnızlık" kitabını okuyanlar, General Aurelianı Buendía'nın 17 kez yükseldiğini ve düştüğünü ve bu süreçteki sayısız girişimlerini bilirler. Bu ayaklanmalar, 1948'deki iç savaş gibi, liberaller ile muhafazakarlar arasındaki iktidar çekişmesi olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Eletirel bir gözle yapılacak toplumsal bir inceleme, General Aurelianı Buendía gibilerin 19. ve 20. yüzyıldaki mücadelelerinde liberal parti bayrağı altında faaliyet yürütmüşlerse de, hiçbir zaman partili olmadıklarını belirleyecektir.
Onların isyanları, genel olarak, toprak sahipleri ile iktidar seçkinlerinin oluşturduğu oligarşiye karşı olmuştur. İsyancıların, her zaman silahlı olmaları, toplumsal ve siyasal muhalefete karşı silahlı zor uygulanmasından kaynaklanıyordu. Kolombiya'da, bağımsız bir devlet olduğundan bugüne kadar, sadece iki askeri darbe gerçekleştirilmişse de, muhalefet, her zaman yasadışı faaliyete zorlanmıştır.


KANLI KATLİAMLARIN TARİHİ
20. yüzyılın ilk büyük dönüm noktası, 1928'de muz plantasyonlarında gerçekleşitirilen katliam olmuştur. Tüm 20'li yıllara damgasını vuran olay ise, muhalefetin (yeni oluşan sendikalar, yerli grupları, kadın hareketleri ve sosyalistler) Sosyalist Devrimci Parti (Partido Socialista Revolucionario) çatısı altında bir araya gelmeleri ve bu çatı altında mücadele yürütmeleridir. Bir "hareket partisi" gibi ilginç bir özelliğe sahip olan PSR (Sosyalist Devrimci Parti), yıllar sonra Brezilya PT'siyle ilgili tartışmalarda bile önemli bir yere sahip olmuştur.
Bu hareket 1928'de en üst boyuta ulaştı. Grevler, bir yangın gibi her yere yayıldı ve Karayip sahilindeki Ciénaga'daki United Fruit Company muz plantasyonlarına ulaştı. 6 Aralık gecesi ordu birlikleri sessizce topladığı grevci ailelerden 2.000' ini katletti. Cesetler denize atıldı ve grev hareketinin yöneticileri için ülke çapında tutuklama kararı çıkartıldı. Ve böylece 20. yüzyılın ilk büyük toplumsal devrimci hareketi sona erdi.
1948'de ikinci büyük kanlı katliama gelindi. 9 Nisan'da, muhafazakar oligarşi, liberallerin başkan adayı sol halkçı ve sosyal reformist Jorge Eliécer Gaitán'ı Bogotá'da öldürttü. Bunun üzerine başkent ayağa kalktı ve tüm ülkede muhalefet silahlandı. Bu olaydan sonraki yıllarda (1948-53), tarihe "Violancia" olarak geçen iç savaşta 250.000 kişi yaşamını yitirdi. İç savaşın sonu Kolombiya'daki toplumsal çelişkilerin çözümlenmesi açısından ayrıcı bir yere sahiptir: Liberaller ile muhafazakar parti, iktidarı dönüşümlü olarak sırayla yürütmede anlaştılar ve silahlı grupların liderleri demobilizasyon (silahlı mücadeleyi terketme) sonrasında öldürüldüler. Böylece 50'li yıllarda bile Kolombiya yönetici sınıflarıyla pazarlık yapılamayacağı gerçeği açıkça görülmüştü.
"Violancia" döneminde oluşan ve özellikle politik açıdan KP'den etkilenen bir kısım köylü grupları 1953 sonrasında demobilizasyonu reddettiler. Ancak bu gruplar iktidarı ele geçirmek için faaliyet yürütmediler. Yaptıkları tek şey, bulundukları kırsal alanlarda kendini savunma mekanizmaları oluşturmak ve köylü öz yönetimleri kurmaktı.
Böylece 60'lı yılların başında, merkezi devlete karşı özerkliklerini kabul ettiren bağımsız cumhuriyetler kuruldu. Bunlar arasında en önemlisi, ülkenin ortasında bulunan "Marquetalia Cumhuriyeti", 1964'de ordu tarafından vahşice yok edildi. Bu olaydan sonra, değişik silahlı köylü grupları Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetleri (Fuerzas Armadas Revolucionarias de Colombia-FARC) olarak birleştiler. FARC, 1990'lara kadar, silahlı bir devrimci kadro örgütlenmesinden daha çok, KP'nin silahlı savunmaya yönelik bir askeri kolu durumundaydı.
1964'de oluşan Ulusal Kurtuluş Ordusu'nun (Ejército de Liberación Nacional-ELN) konumu daha farklıdır. Hernekadar örgüt, Küba'da eğitim görmüş öğrenciler tarafından kurulmuşsa da, köken olarak birçok açıdan "Violancia" dönemindeki köylü isyancılarına dayanıyordu. İlk kuşağın bir çok savaşçıları, 1948-53 dönemindeki liberal gerillalardan oluşuyordu. ELN'nin, ağır yenilgilere rağmen 34 yıl ayakta kalmasının nedenleri, bir yandan kumandanlarının —köylü Nicolás Batista ve İspanyol papaz Manuel Pérez— yüksek ahlâki dürüstlüğünde, diğer yandan, FARC gibi, radikalliği toplumsal gerçekler tarafından belirlenmiş tarihsel bir ayaklanma ile bütünleşmiş olmasında yatar.


AYRIŞMA, TARTIŞMA SÜRECİ VE KİRLİ SAVAŞ
70'li yıllarda Kolombiya solu şiddetli bir ayrışma yaşadı. Bu onyılda, 18 maoist grup (birçoğunun silahlı kolu vardı), birçok troçkist oluşum ve 7 büyük gerilla grubu oluştu. Buna karşın eylemlilik çok azdı. Sadece sol-ulusalcı M-19 (1973'de Leninist gruplardan ayrılanlarca kurulmuştur) şehirlerde gerçekleştirdiği sansansyonel eylemlerle yeni bir dönemin başlangıcı oldu. 1979'da, gerillalar, devlet tarafından somut bir tehdit olarak kabul edildi. Devlet Başkanı Turbay Ayala, gelişimi baskı uygulamalarını artırarak durdurmaya çalıştı, ancak çıkartılan yeni anti-terör yasaları ve sistematik işkenceler etkili olamadı, tam tersine, M-19 gelişmeye devam etti.
Ve dramatik bir dönüm noktasına gelindi. Yeni Devlet Başkanı Belisario Betancur (1982-86) genel af çıkardı ve FARC, M-19 ve EPL ile 1984 yılında ateş-kesle sonuçlanan barış görüşmelerini başlattı. (ELN, bu görüşmelere katılmayı baştan reddetti.) Ve tarih yeniden tekerrür etti: legalize olan eski illegal savaşçılar kirli savaşın hedefi oldular. 1983'den itibaren muhalefeti imha etmek amacıyla ülke çapında ordunun gözetimi altında 150'den fazla faşist milis (paramiliter) örgütlenmesi ortaya çıktı. Köylere baskınlar yapıldı, sendikacılar öldürüldü, her birinde aşağı yukarı 50'ye yakın kişinin öldürüldüğü bir dizi katliam yapıldı. Ateş-kes 1989 yılında sona erdi, ama kirli savaş devam etti.
Sadece sosyalist seçim ittifakı UP 2.000 üyesini yitirdi. Her yıl 20.000 kişinin (köylü, sendikacı, sokak çocuğu vb.) "sosyal temizlik"in ve faşist milis örgütlenmelerin kurbanı oldukları hesaplanmaktadır. Bu, Arjantin'deki askeri diktatörlük dönemindekinden çok daha fazladır.
Buna rağmen, kısa bir süre sonra sözde barış görüşmeleri yeniden başlatıldı. reel-sosyalist devletlerin çöküşü ve iç bunalımlar sola ağır darbe vurdu. M-19, küçülerek 300 savaşçıya sahip bir grup haline geldi. Kendisini Arnavutluk yanlısı sosyalist örgüt olarak tanımlayan EPL büyük bir kararsızlık dönemine girdi. Bunun sonucu her iki örgüt de, 1990-92 döneminde silahlı mücadeleyi bıraktılar (demobilizasyon). Üst düzey yöneticileri kendilerine devlet aygıtında yer buldular, savaşçılar kendi başlarına bırakıldılar ve toplumsal değişim bir yana bırakıldı. Sonuç olarak, yapılan anlaşma, tüm gerilla liderleri için zahmete değmedi. Demobilize olmuş M-19'un devlet başkanı adayı Carlos Pizarro vurularak öldürüldü; M-19 hiçbir sol talep ileri sürmeyen küçük bir politik parti haline dönüştü.


ÜSTTEKİLERİN MODERNİZASYON SÜRECİ VE YENİ ÇELİŞKİLER
Böylece, geriye, soldaki bunalımdan az çok değişik biçimlerde etkilenmiş olsalar da, FARC, ELN (ayrıca iç ayrışmanın sonucu oluşmuş küçük bir EPL azınlık grubu) kaldı. Politik olarak bir zayıflama ile karşı karşıya kalındı, çünkü Gaviria hükümeti M-19 ve EPL'nin demobilizasyonunu, sistemin modernizasyonu için kullandı. 1990-91'deki anayasa görüşmeleriyle, uzun süredir için için kaynayan politik kriz aşılmış gibi görünüyordu.
FARC ve ELN için, anayasa reformundan daha kötüsü legal muhalefetin dağılması oldu. Reel sosyalizmin çökmesi ve Sandinistlerin seçim yenilgisinden sonra yönsüzlük ve şüphecilik ortalığı sarmıştı. Kirli savaş solun bütün kanını akıttı. Böylece politik kitle örgütü UP dağıldı; A Luchar ve Frente Popular dağıtıldı, sendikalar önemini yitirdi; mahalle koordinasyon örgütü CNMC'nin ve köylü birliği ANUC'un halkı harekete geçirmek için yapabilecek bir şeyleri kalmamıştı.
Böylece gerillalar salt askeri bir proje —kolay anlaşılamaz bir düşünce— gibi görünür oldu. FARC ve ELN'nin politik sorunları, kadrosal ve askeri olarak gelişmeyle birlikte ortaya çıktı. Bugün politize olmuş gençlik, bir sendikaya gitmektense, dağlara gitmeyi tercih etmektedir —gerillada risk daha azdır. Böylece bugün, her iki örgüt, 150'den fazla cephe ya da cephe oluşumuna sahiptir ve hükümetin açıklamasına göre 1.000 belediyelik alandan 600'ünde etkin durumdadır. Ülkenin üçte birinde (nüfus olarak daha az) alternatif bir yönetim işlevini yerine getirmektedirler; eylemleriyle bölgeleri haftalarca felce uğratacak konumdadırlar ve Bogotá ve Medellín'in dış mahallelerinde etkin durumdadırlar.


PERSPEKTİFLER: VARLIĞINI KORUMA, BARIŞ SÜRECİ YA DA DEVRİM?
Modası geçmiş bir söz gibi gelse de, FARC ve ELN politik bir devrim için mücadele ediyorlar —eski dönemlerden çok daha uzlaşmasız bir biçimde. KP'nin bir aygıtı gibi hareket eden ve görüşmelerle sorunu çözmek isteyen FARC'ın 1991-92 stratejik dönüm noktasından sonra gerillalar daha saldırgan harekâtlar düzenlemeye başladılar. Bu gelişmeyi sağlayan iki önemli olay gerçekleşmiştir: KP yöneticisi olarak FARC'ı yöneten kumandan Jacobo Arenas'ın yaşlılık nedeniyle geçirdiği bir kalp krizi sonucu ölmesi ve Gaviria hükümetinin, Meksika'daki barış görüşmeleri sırasında geri zekalı bir tutumla FARC'ın La Uribe/Meta'daki resmi merkez karargahına saldırması. Hükümetin gerçekleştirdiği bu operas yon, arı kovanına tekme atmak gibiydi. FARC kumandanları kendilerini gruplara ayrıştırdılar ve La Uribe'deki merkez cepheyi başkent Bogotá'ya kaydırdılar. Böylece "Bogotá'nın Kuşatılması" adı verilen stratejik plan uygulanmaya başlandı. 1992'den itibaren FARC'ın, başkente 20-30 kilometre uzaklıktaki kentleri ele geçirmesi sık görülen bir durum olmuştur.
Açıktır ki, FARC, seçimleri ve görüşme stratejisini bir çözüm aracı olarak görmemektedir. KP ile UP arasındaki ittifak feshedildi. Artık FARC da, ELN gibi, hükümetle görüşmeleri, genel bir silahlı mücadeleyi terketme (demobilizasyon) temelinde değil, belirli konular üzerinde (yeraltı kaynakarının ulusallaştırılması gibi) yürütmek istemektedir. Bunların dışında, FARC, gizli bir kitle hareketi oluşturmaya çalışmaktadır. Movimiento Político Clandestino Bolivariano (Bolivar Gizli Politik Hareketi), UP'nin yaptığı gibi kendisini seçim taktikleriyle sınırlamaksızın, kitlelerin tepkilerini sokağa taşımaya çalışmaktadır.
Kolombiya'daki bu mevcut gelişmenin tahrip gücü, sadece Meksika ile karşılaştırılabilir. Halk iktidarına dayanan bir sosyalizmi savunan, neo-liberal ekonomi politikaların uygulanmasına karşı olan ve ülkeden çokuluslu petrol ve maden şirketlerinin çıkartılmasını isteyen gerilla örgütleri bir ikilemle karşı karşıyadırlar. Bir taraftan Kolombiya'daki çatışmanın askeri bir çözüme izin vermeyeceğini biliyorlar; diğer yandan da, devlet baskısının politik ve toplumsal muhalefete hiçbir şekilde müsamaha göstermeyeceğini de. Faşist milis (paramiliter) örgütlenme hızla yaygınlaşıyor. Devlet yanlısı terör gruplarının faaliyet yürütmediği tek bir bölge mevcut değildir. Ülkenin üçte birinde, ki bunlar arasında stratejik ve ekonomik açıdan önemli bölgelerden olan Urabá (muz ihracatı, kanal) ve Magdalena Medio (petrol ve hayvan yetiştiriciliği) bulunmaktadır, orduyla birlikte denetimi ellerinde tutmaktadırlar. Daha şimdiden 1.8 milyon Kolombiyalı, onlardan ve savaştan şehirlere kaçmıştır. "Violencia" ölçüsünde bir iç savaş tehdidi oluşturmaktadır.
Bu bağlamda, gerillalar, hükümetle somut düzenlemeler için görüşmeler yapmaktan yanadırlar. Silahlı mücadelenin terkedilmesi (demobilizasyon) değil, belirli noktalarda anlaşmalar yapılması söz konusudur: Cenevre İnsan Hakları Anlaşmasına uyulması, sivil halkın ve legal muhalefetin korunması, faşist milis örgütlerin dağıtılması (demobilizasyonu), özelleştirmelerin durdurulması ve iş güvenliği ve iş sözleşmelerinin feshine ilişkin yasaların yeniden hazırlanması.


GERİLLANIN KÖTÜ ÜNÜ
Politik olarak, ELN ve FARC, —dünyanın bir başka ülkesindeki soldan daha az olmamak üzere— günün konusudur. Onlar, toplumun geri kalan kesimleriyle (acemice de olsa) bağlantılar kurmak istiyorlar; acil reformların zorunluluğunu 70'li yılların "süper"+devrimci solundan daha farklı kavrıyorlar. Buna rağmen, "narco gerilla", "stalinist", "kriminal" gibi kötü ünlerinde kendilerinin çok az payları vardır. Doğal olarak Kolombiya solunda (FMLN ve FLSN'de olduğu gibi) militarizm ve otoriterizm vardır. Bunlara karşı çıkılabilir, ama Kolombiyalı devlet yöneticilerinin son elli yıldır yaptıkları gibi çelişkilerin askerileştirilmesinde şaşılacak birşey yoktur. Bunun örgüt yönetimi ve konumuyla ilgisi çok azdır. Bir ordu için benzersiz olmasına rağmen (EZLN hariç) ELN, 15 yıldır örgüt içi demokrasiyi varetmeye çalışmaktadır.
Gerillanın bu kötü ünü açısından, medyanın aralıksız olarak sürdürdüğü desinformasyon kampanyasının rolü çok büyüktür. Bu desinformasyon kampanyasına göre, 1985'den beri katliam yapılmamaktadır ve eğer yapılmışsa bu isyancıların işidir. Eğer Segovia baskını, La Rochela'da 10 yargıcın öldürülmesi ya da Urabá'da muz işçilerinin katledilmesi gibi katliamların, 10 yıl sonra General Farouk Yanine Díaz gibi üst rütbeli subayların katılımıyla gerçekleştirildiği ispatlanacak olsa bile, artık bunlarla ilgilenen kimse bulunmamaktadır.
Diğer bir araç ise, uluslararası medya aracılığıyla isyancıların "narco-gerilla" olarak lanse edilmesi stratejisidir. Bu strateji, adam kaçırmalardan ve uyuşturucu ticaretiyle bağlantılardan söz ederek uygulanır. Oysa ki, doğru bir bakış bu tür iddiaları boşa çıkaracaktır: Kaçırılan yabancı teknik uzmanlar ve toprak sahiplerine bir burjuva hukuk devletinde vergi kaçakçılarına uygulananla aynı düzeyde ceza verilmektedir. Bilinecektir ki, gerillalar birçok bölgede, pratik olarak hükümet işlevlerini yerine getirmektedirler ve bu nedenle vergi toplamaktadırlar. Şurası unutulmamalıdır ki, Kolombiya gerillaları, özel bir askeri birlik değil, isyancıların alternatif otoritesidir. Bu adam kaçırmalarına tepki gösterenler, devlet cezaevlerindeki uygulamalar karşısında susmamalıdırlar. Ve uyuşturucu politikalarına gelince, gerillaların bu konuda hiçbir kaygıları bulunmamaktadır. ELN, kokain ekimine tümüyle karşıdır ve bu yıl Bolivar bölgesinde 2003 yılına kadar sürecek olan büyük bir yerleşim projesini başlatmışlardır. Diğer taraftan FARC, ürün taban fiyatlarını sabitlemiş ve alıcılardan vergi almaya başlamıştır. Bu uygulama, FARC ile ELN'nin ilişkilerini açık bir kopma noktasına getirmişse de, ülkenin güneyindeki tarım işçilerinin asgari gelirlerinin garantilenmesi açısından etkili olmuştur. Samper yönetiminin Cali Karteli ile ilişkileriyle karşılaştırıldığında, bu uygulama, gerçekte küçük bir suç niteliğindedir. Ayrıca şunu unutmamak gerekir ki, "narco-gerilla" sözcüğü, 80'lerde, daha sonra kendisinin söylediği gibi uyuşturucu ticaretiyle ilişkisi olan o zamanki ABD büyükelçisi Lewis Tombs tarafından yaratılmıştır.
Görüleceği gibi, Kolombiya isyan hareketinin yenilemeye gereksinme duyduğu tek şey imajdır. Kolombiya üst tabakası hiçbir cezaya çarptırılmaksızın 16 yıldır katliamlar yaparken, Bogotá ve Cartega'nın dört yıldızlı otellerinin dışındaki Kolombiya'ya ilişkin hiçbir şey görmemiş gazeteciler, "narco-gerilla"nın kârlı işi konusunda neler yazacaklarını düşünürken tırnaklarını yemektedirler. Nasıl ki 80'lerde FSLN ve FMLN'nin eleştirisiz övülmesi gibi bir durum, bugün Kolombiyalılar için gerilla olmaksızın olanaksızdır. İsyan hareketi, hemen politik olarak ciddiye alınmak ve büyük bir saygınlık kazanmak beklentisine girmemelidir. Burada küçük bir parantez açarak bitirelim. Almanya'nın istihbarat teşkilatından sorumlu devlet bakanı Schmidbauer şöyle demektedir: Oradaki kadın ve erkekler, herzamanki Latin-Amerikalı eylemciler gibi görünüyorlar.

Kolombiya: FARC Lideri: ” Barışı Sosyal Adalet ile Birlikte İstiyoruz. ”

Ülkenin ana gerilla hareketi olan Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC), sürdürdükleri mücadelenin 42.inci yılını 27 Mayıs'ta geride bıraktı. Tropikal ormanda kurulu bir kamptan konuşan FARC'ın Uluslararası İlişkiler sekreteri ve Ulusal sekreterliği üyesi Raul Reyes, grub'un geçmişini ve günümüzdeki politikalarını açıkladı.
Tahminlere göre FARC Kolombiya topraklarının yüzde 40'ını kontrol ediyor. Grup ülkenin heryerinde politik ve askeri olarak aktif haldedir.
Günümüzde iktidarda olan Başkan Alvaro Uribe dahil bir dizi Kolombiya hükümeti FARC'ı ezmeyi denedi. Reyes, 28 Mayısta Uribe'nin başarılı bir şekilde kazandiği seçimler öncesinde bu görüşmeyi yaptı.
FARC'ı ezme girişimleri 20.000 kişilik ABD birlikleri tarafından destekleniyor. ABD birlikleri Plan Colombia ve Plan Patriot mazeretini kullanarak hareket ediyorlar — bu projeler altında, Washington ve Bogota uyuşturucu ticaretine karşı savaş maskesini kullanarak gerillalara karşı bir savaş sürdürüyorlar.
Reyes bir sendikacı ve Kolombiya Parlementosunda milletvekili idi, ancak ölüm tehditleriyle karşı karşıya kaldı. Bir müddet hapiste yattıktan sonra suç işlediğine dair bir delil olmadığı için serbest bırakıldı. Bırakılır bırakılmaz kırsal kesime geçti. O zaman 1982 idi. Reyes tropikal ormanlarda FARC'ın bir üyesi olarak 25 yıl harcadı.
Politik yaşamına Komünist parti'nin gençlik kolunda başladı. ( FARC ilk başta KP'nin askeri kanatı idi ancak, daha sonra, onlardan koptu). “ FARC'ı desteklemek bir yana ailem komünist bile değildi ancak zengin değillerdi. Aç kalmadık ancak, halkım, yaygın yoksulluk ve çaresizlik beni etkiliyordu. Bu karar tümüyle bana aitti.”
FARC “ demokratik ve çoğulcu bir hükümet, … halkımızın onuru ve egemenliğini savunan bir hükümet için mücadele ediyor''
Böyle bir hükümet, “ Haklarımızın içinde en önemlileri olan grev hakkını, örgütlenme hakkını, yaşam ve çalışma hakkını savunmalıdır. Hükümetin bütün Kolombiyalılara adil maaşlarla kalıcı bir iş, öğretim ve masrafları devlet tarafından karşılanan sağlık servisleri sağlamalıdır…''
“Paramilitarizme, çürümeye ve uyuşturucu trafiğine son vermemiz gerekiyor çünkü uyuşturucu trafiği herkesi etkileyen bir kanserdir, … dünya kapitalizminin bir ürünüdür….”
Reyes, Washington bu meseleyi kullanıp “ devrimcilere saldırıyor, ancak, eroin, kokain ticaretini yapanlar ve dünyada ki en büyük silah üreticileri ve satıcıları yine onlar. Uyuşturucu ticaretinden elde edilen para ile silah ticareti yapılıyor ..'' dedi.
FARC'ın uyuşturucu ticaretinden kazanç sağladığı '' büyük bir yalan, sınıf düşmanının bize karşı sürdürdüğü yalan kampanyasının bir parçası, ABD ve Uribe hükümeti tarafından FARC'a karşı atılan yalanlardır.'' dedi. FARC'ın iş sahiplerinden yüzde 10 ''barış vergisi'' aldığını ve Kolombiya ekonomisinin uyuşturucu trafiği işi içinde olduğunu” söyledi.
“ Uyuştrucu ticaretinden elde edilen paranın önemli bir bölümü şimdi ticari iş alanlarında,bankalarda, sanayide, eğitimde, spor alanlarındadır, çünkü narkotrafikçiler en iyi araçları satın alabilir, çocuklarını en iyi okullara yollayabilir, tarım makinalari ithal edebilir, ilaç sanayinde ticarete girişebilirler. Herşeyi ithal edebilir ve uyuşturucu ticaretinden elde ettikleri gelirleri aklayabilirler. Biz vergimizi aldığımız zaman paranın nereden geldiğini bilmemiz oldukça zordur.”
Uyuşturucu ticareti, '' devletin Parlamentosunun masraflarının büyük bir bölümünü karşılıyor. Bir çok subay ve generaller, polis ve havacılık firmaları, uyuşturucu ticareti yapanlar ile iş ilişkileri içindedirler. Hükümet uyuşturucu ticaretine karşı savaştan söz ediyor ancak onlara kimsenin dokunduğu yok.''
“Uribe'nin geçmişi de böyle … Uribe’nin babası bir uyuşturucu kaçakcısı idi…”
FARC'ın ilk yılarında, gerillallar köylülerin ektiği koka bitkilerini söküyordu. Ancak, Reyes'in söylediğine göre köylüler onlara: “ yoldaşlar, eğer koka bitkilerini sökerseniz, yaşamamız mümkün olmayacaktır. Yaşamımızı başka bir şekilde sürdürmemize imkan yok. Borçlarımız var. Açlıktan ölüyoruz, ne yapabiliriz?” diye sordu.
Reyes, “böylece koka bitkilerini sökmeye devam edemezdik, bunu bıraktık.'' Biz, ' bu tehlikeli ve yasadışı bir ticaret. Yiyecek ekmelisiniz.. siz ve çocuklarınız yeni bir ekonomi yaratmalısınız. Hiç bir zaman bu ürünleri kullanmamalısınız. Eğer kullanırsanız bizimle karşı karşıya kalacaksınız'' dediklerini söyledi.
“Böylece, uyuşturcu kullanımı FARC tarafından yasaklandı çünkü bütün Kolombiyalıların sağlığını etkiliyor. Hiç bir zaman FARC köylülere koka ekip, büyütün demiyor. FARC köylülerden herhangi bir vergi almıyor yalnızca ticari işletmelerden, büyük hayvan yetiştiricilerinden ve benzerlerinden vergi alıyor.”
''Kolombiya'da Koka üretimi köylülere baskı yaparak değil de yalnızca politik bir şekilde çözülebilecek bir problemdir.”
Reyes, Kolombiya'nın günümüzdeki durumunu ''topyekün savaş'' olarak tanımladı. ABD ve Uribe FARC'ı yok etmek için ellerindeki her imkanı kullanıyor— “ bütün kuvvetlerini, enformasyon savaşı, tehditler, bombalamalar, sivil halka karşı savaş, terorizm kampanyası ve narkotrafik meselesini kullananarak kavgamızın meşruyetini ortadan kaldırma girişimleri…”.
“ Bu aşamada, Kolombiya'da bir kutuplaşma vardır. Nufusün yüzde 70'lik büyük bir bölümü savaştan yorgundur ve barış istiyor— ancak sosyal adalet ile birlikte bir barış. hepimiz barışı, iş ile, ev ile, adalet ile, gelir dağıtımında eşitlik ile ve ulusal egemenlik ile birlikte istiyoruz. Neoliberal politikalar uygulayarak serbest ticaret anlaşmaları yapan bir hükümet ile barış yapılmaz. Halk saygı ve kendi kaderini tayin hakkı istiyor… bu ülkede sosyalizmi kurmalıyız. Hiç bir zaman mücadeleyi bırakmanın bir yolunu seçmeyeceğiz.”
Reyes Başkanlık seçimleri ile ilgili olarak, “ FARC, Uribe'nin yenilmesini istiyor. Eğer yeniden seçilirse bunun anlamı dört yıl daha yoksulluk, çürüme, uyuşturucu ticareti. egemenliğimizin ihlali, paramilitarizm ile tırmanan devletin suçlarıdır….''
“ Diyalog talebimizi koruyoruz ancak Uribe seçilirse barış için bir diyaloğu düşünmek zordur çünkü Uribe'nin hükümeti meşruyeti olmayan, kokuşmuş bir hükümettir. Kolombiya halkının değil de aşırı sağ azınlığı temsil eden bir hükümettir……”
FARC'ın mücadelesi Latin Amerika'da ABD emperyalizmine karşı olan yeni sol güçlerin katılımı ile yeni bir politik bağlamda gerçekleşiyor. Venezüella'da, sosyalist Başkan Hugo Chavez “Bolivarcı bir devrime” — sosyal adalet ve katılımcı demokrasi temelinde yeni bir toplum kurmak isteyen bir halk hareketine- öncülük ediyor
Ocak ayında daha önce iki başbakanı deviren militan sosyal hareketlerin desteğiyle Evo Morales Bolivya'nın Başkanı olarak yemin etti. İki başkan. Venezüella ve Bolivya, devrimci Küba ile birlikte yeni bir umut ekseni olarak Latin Amerika'da meydana çıktılar.
Reyes “ FARC kesinlikle Venezüella devrimini destekliyor çünkü FARC Bolivarcı hareketin bir parçasıdır. Biz Bolivaryanız….''
“ Bizim için, Venezüella ve Komutan Hugo Chavez'in başarıları çok önemlidir. Venezüella halkının desteği ile sağlık, eğitim, konut alanlarında büyük başarılar elde etti, bu öyle bir yere vardı ki, şimdi halk sosyalizm hakkında konuşuyor. Toplumun bütün kesimleri Bolivarcı devrimin gelişmesi için katkılarda bulunuyorlar.
“ Bolivarcı devrim herkesi hesaba katıyor ve bizde bolivaryan kıtanın bir parçasıyız. Açıktır ki, Bolivarcı harekette herkesi bulabilirsiniz — devrimciler, komünistler, sosyalistler, anti-emperyalisler, ilericiler ve benzeri. Bolivaryan kavramının gelişmesi emperyalizme, oligarşiye, neoliberalizme, IMF'ye ve herşeyin ötesinde bizim halkımızı doğrudan etkileyen serbest ticaret bölge anlaşmasına karşı mücadelede bir yükselmeye yol açtı…. 21.inci yüzyıla Latin Amerika ve Karayiplerin haritasını temelden değiştirme ümiti ile girdik..”
Kolombiyalı paramiliter güçlerin Chavez hükümetini destabilize etmek için Kolombiya'ya girdiğine dair deliller var. Reyes, bu “ ABD'nin Venezüella sürecine, Hugo Chavez'e, bölgedeki bütün devrimcilere karşı yürüttüğü savaşın bir parçasıdır. Bu süreçte, Bolivarcı devrimi etkisiz kılmak için harekete geçme aşamasında olan Alvarez Uribe'nin yardımına güveniyorlar. …”
Reyes Bolivya'da ''olumlu gelişmeler'' var diyerek ülkenin önemli gaz kaynaklarının ulusallaştırılmasını ve toprak reformunu örnek gösterdi. Bolivyalılar, “ bütün devrimcilerin gözünde itibar kazandı' dedi. “ Burada, Evo Morales ile ilgili izlenimler: Küba Başkanı Castro ve Chavez ile imzaladığı anlaşma, Bolivya'nın ALBA ( Venezüella'nın geliştirdiği serbest ticaret anlaşmalarına karşı alternatif Bolivarcı plan) ekonomik planları ile entegrasyonu söz konusu, bütün bunların Morales hükümetinin gelişimine büyük katkısı olacaktır.''
Ayrıca, “Küba Latin Amerika'da ve dünyada onurun bir sembolüdür çünkü ABD ambargosu ile karşılaştılar. … ve Sovyetler Birliğinin çöküşüne rağmen yollarına devam ediyorlar, sosyalizmi kuruyorlar. “Fidel ve Küba hükümeti Küba halkı için mücadele etmeye devam ediyor ve eğitim, sağlık ve diğer alanlarda önemli başarılar elde ettiler. Ve Küba halkı, dünyada bağımsızlık ve ulusal kurtuluş için mücadele edenleri desteklemeye devam ediyor.” dedi.
Kaynak: Green Left Weekly, 21 Haziran 2006.
Piremerd
Üstteğmen
Üstteğmen
Mesajlar:413
Kayıt:07 Kas 2006 13:36

Bask-ETA

Mesaj gönderen Piremerd » 30 Eyl 2007 16:03

Bask-ETA

Resim

Bask

Basklar, İspanya'nın kuzeyinde özerk bölgede yaşayan bir halktır.
Dilleri Baskça'dır ve dil bilimcileri tarafından Hint Avrupa dilleri Avrupa'ya yayılmadan önce Avrupa'da konuşulan dillerden arta kalan tek dil olduğu ve bu sebepten, dillerinin dünyada konuşulan başka hiçbir dille yakından akraba olmayan çok eski bir dildir.

Türkçe 'de kullanılan Bask kelimesi ; Fransızca Basque 'dan gelmiştir. Fransızca 'ya ise Pireneler de konuşulan bir Latin dili olan Gaskonca 'dan geçmiştir.Modern Baskça 'da Bask halkı kendine Euskaldunak adını vermektedir

Basklar Pirenelerin batısında yer alan dörd bölgesi İspanya üçü Fransa'da bulunan Bask ülkesi olarak bilinen ve çoğunluğu Kuzey Navara'da yaşayan yerli bir halktır.Kökenleri Akitanyalılara kadar gitmektedir.Bilinen ilk Bask devleti 9.yüzyılda kurulan Pamplona Krallığı 'dır.Bu devlet daha sonra Navara Krallığı adını almıştır. 1959 Yılında kurulan Bağımsızlıkçı Örgüt ETA bu bölgede yillardır bağımsızlık için bir kampanya sürdürmektedir.

Bask Ülkesi idari olarak 1978 yılındaki Özerklik yasası ile 3 ilin birleştirilmesiyle oluşturulmuştur.Bunlar Alava , Biskay ve Guipuzcoa 'dır.Yalnız Bask Ülkesi terimi genellikle bu 3 ilin oluşturduğu idari yapıyla sınırlandırılmamaktadır.Navarra ve İparralde denen Fransa sınırları içindeki Pays Basque bölgesi de tarihi Bask Ülkesinin kültür alanlarıdır.

Bask Ülkesi yaklaşık 2,123,000 kişilik bir nüfusa sahiptir.279,000 Araba'da , 1,160,000 Bizkaia'da ve 684,000 Gipuzkoa'da yaşamaktadır.Bölgede resmi diller Baskça ve İspanyolca 'dır.Baskça konuşulan nüfus giderek gerilemekte olup Bölgede Baskça konuşan nüfus yalnızca % 27 'dir.Önemli şehirleri ;Başkent Vitoria /Gasteiz,Bilbao /Bilbo ve San Sebastian /Donostia 'dır. Navarra ise yaklaşık 560,000 kişilik bir nüfusa sahiptir.Bölgenin en önemli kenti olan Pamplona şehridir.Bölgede Baskça ve İspanyolca resmi dildir.Bölgede Baskça resmi dil olmasına rağmen bu dili konuşan nüfus sadece kuzeyde yaşamaktadır ve toplam nüfusa oranları ise yalnızca % 11 'dir. Fransa sınırları içindeki Bask Bölgesi yaklaşık çeyrek milyon nüfusa sahiptir.Yerli halk bu bölgeye İparralde adını vermektedir.Bayonne ,Biarritz ve Anglet bölgenin önemli şehirleridir.

Pek çok Bask ekonomik ve siyasi sorunları dolayısıyla bölgeden göç etmek zorunda kalmıştır.En büyük göç Arjantin 'e olmuştur.Yaklaşık % 10 'unun Bask kökenli olduğu tahmin edilmektedir. ,[1] Meksika 'da Bask toplulukları genellikle Monterrey ve Durango eyaletlerine yerleşmişlerdir.Diğer bir önemli Bask topluluğu ise ABD'nin Idaho eyaletinde yaşamaktadır.Boise şehrinde bir Bask Müzesi ve Kültür Merkezi bulunmaktadır.

ETA

Euskadi Ta Askatasuna
Resim

ETA (Euskadi Ta Askatasuna; Türkçe: Bask Vatanı ve Özgürlük), İspanya ve Fransa sınırları içinde yaşayan Bask kökenli topluluğa ait bağımsız bir devlet kurma amacı güden örgütün adıdır.
1959 yılında Franco diktatörlüğüne karşı kurulan örgüt, zaman içinde kültürel hakların savunuculuğu düzleminden, silahlı eylem biçimine yönelmiştir.1979'da hükümet tarafından Bask Bölgesinde yaşayan yaklaşık iki milyon kişiye önemli ölçüde özerklik tanınmasına rağmen tam bağımsızlık için silahlı mücadeleye devam etmişlerdir. Batasuna ismiyle bilinen ve şu an yasaklanmış durumda olan parti de örgütün siyasi kanadını oluşturmaktaydı. Bu parti Bask Bölgesi'nde oyların genelde %10 ile %20 sini toplamaktaydı.
ETA'nın Tarihçesi
1959 - ETA kuruldu.
1968 - ETA ilk ölümcül eylemini gerçekleştirdi.
1973 - Franco rejiminin güçlü simalarından Amiral Carrero Blanco öldürüldü.
1974 - ETA biri silahlı mücadele, diğeri siyasi-askeri kanat olmak üzere ikiye bölündü.
1978 - ETA'nın siyasi kanadı Herri Batasuna kuruldu.
1979 - İspanya, Bask Bölgesi'nin özerk statüsünü onayladı.
1987 - Barselona'da ETA saldırısında 21 kişi öldü.
1997 - Belediye meclisi üyesi Miguel Angel Blanco Garrido kaçırılıp öldürüldü.
1998 - ETA tek taraflı ateşkes ilan etti.
1999 - ETA hükümetle görüşmelerin kesilmesinin ardından ateşkesi bozduklarını açıkladı.
24 Mart2006 - ETA süresiz ve kalıcı ateşkes ilan etti.
30 Aralık2006 - Madrid’deki Barayas Havaalanı'nındaki saldırıda 2 kişi öldü. ETA böylece ateşkesi bozmuş oldu.

Bask bölgesi (Euskadi) İspanya’nın kuzeyinde Fransa sınırında bulunan bir bölgedir. Bask ülkesi tarihi olarak İspanya’da (Bask Özerk Bölgesi+Navarra) ve Fransa’da topraklar kapsamaktadır. Bask bölgesiyle kast ettiğimiz Alava, Gupizkoa ve Vizcaya bölgelerinden oluşan Bask özerk bölgesidir. Bu üç bölgenin kendi yasama ve yürütme oranları mevcuttur. Eğitim, kültür ve sağlık alanında Basklılar kendilerini idare etmektedirler ve bu bölgelerde İspanyolca ( Kastilya dili) dışında Baskça (Euskara) da resmi dil olarak kullanılmaktadır.

Bu hakların kazanılması çok zor olmuştur. Bask halkı çok bedeller ödeyerek buraya gelebilmiştir. Roma döneminde bile Latinceye karşı dillerini korumaya başarmışlardır ve kültürlerini devam etmişlerdir. Tarihsel olarak bir ülke kabul edilen, Roma’yla daha sonra İspanya ile karşılıklı eşitler arası ayrıcalık içeren anlaşmalar yapmışlardır, anlaşma sosyal hayat düzenleyen konularla birlikte vergi ,askeri vb. imtiyazları içermekteydi yani Bask bölgesinin özerkliğini meşru bir yönü ise bu tarihi haktır. İspanya imparatorluğu döneminde birkaç kez bu hakları elinden alınmaya çalışıldı ve alındı da, bu özellikle Fransız Devriminin yarattığı liberal düşünce akımı ve onun sonucu olarak doğan İspanya’nın bütünlüğü anlayışının bir sonucuydu. Bu arada bu baskılara karşı bağımsızlığı savunan milliyetçi bir parti Basklılar tarafından kuruldu. Bask Milliyetçi Partisi (PNV) kendisine amaç olarak bağımsızlığı seçse de uygulamaları ile özerkliği benimsemiş ve bunun için sadece siyasi arenada mücadele etmiştir. Mücadelenin temelinde ise Bask halkını yani ırkı kabul etmiştir, işçilere ve diğer ezilenlere uzak durmuştur. İspanya iç savaşında (1936–1939) Bask ülkesi işgal edilmiş ve çok acı çekmiştir çünkü faşizmin hedefi Bask ülkesi olmuştu. PNV Franco’nun diktatörlüğü zamanında (1939-1974) özellikle ETA kurulana kadar mücadele vermiştir. Faşizm döneminde Baskça yasaklamış Basklıların mal ve mülklerine el konulmuştur, bu dönem Basklılarda birlik harekete geçme ve karşı koyma bilinci oluşturmuştur. 1955 ile 1974 yıllarında İspanya Devleti Basklıların kültürünü yok etmeye başlayıp onları asimile etmek istedi merkezin bu baskısı ETA’yı (Bask Vatanı ve Özgürlüğü) ortaya çıkardı bu örgüt kendisine faşizme karşı savaş verme ve tarihsel Bask ülkesinin bağımsızlığını hedef olarak koymuştur daha sonraki hedef ise Avrupa Federalizmine entegre olmaktı. ETA, PNV’nin ırk yorumunu bırakarak harekâtın temelini Bask dili ve kültürü olarak belirlemiştir, işçi harekâtını da yanına alarak Marksist bir anlayış geliştirmiştir yani harekat hem ulusal hem de sınıfsal olmuştu. ETA Franco döneminde faşizme karşı savaşından dolayı sadece Basklılardan değil ezilen diğer İspanya halklarından da destek almıştır.

Bu sırada İspanya’nın bu harekâta tepkisi çok sert olmuştu yakalanan Bask savaşçıları ağır cezalarla cezalandırılmıştır. Franco ölünce İspanya kendini bir boşlukta bulmuştu. Yeni kral olan Juan Carlos bu boşluğu gerçekten büyük bir devlet adamlığı göstererek Franco ordusunun tepkisine rağmen ülkesini demokrasiye geçirmiştir. Ama bunun altında yatan gerçek neden ise İspanyol halkının talepleridir. 1977 genel seçimleri ve sonra hazırlanan anayasa İspanya’yı 17 özerk bölgeye bölmüştür. Bask bölgesi, Galiçya ve Katalonya gibi tarihsel bölgeler dışında 15 bölgeye daha özerklik verilmiştir buradaki amaç bu bölgelerin özerkliğini sulandırmaktı ve başarılıda olunmuştur. Bask bölgesine yerel hükümet ve parlemanto oluşturma, vergi, güvenlik, eğitim,sağlık ve medya üzerinde denetim hakkı verilmiştir ayrıca Baskça özgür olarak kullanıla bilinecektir. ETA bu zamanda örgütsel olarak bölünse de taleplerine cevap vermeyen anayasaya ve İspanya’ya karşı mücadelesine devam etmiştir. Anayasaya ve özerkliğe karşı birde Franco yanlısı faşistlerde vardı bunlar ülke bölünüyor edalarıyla ETA’ya karşı devlet güdümünde militer bir yapılanmaya gitti. Bu dönemde haklar kâğıt üstünde kalırken hükümet karşı eyleme ses çıkartmamıştır. Devlet destekli GAL örgütünün bir tek amacı vardı önce ETA sonra tüm Bask bölgesi. 1983’te ispanya hükümeti özerlik sınırlarını daraltan uygulamalara bile gitmiştir. 1982 yılında iktidara gelen Sosyalist Parti (PSOE) ülkesini AET üye yapmıştır yani demokratikleşmenin kazancı AET olmuştur. PSOE’nin Bask bölgesine bakış açısı sağ partilerle temelde bir farklılık göstermemiştir ETA’ya karşı mücadelesini Bask halkının bir bölümü ile diyaloglar kurarak ve PNV ile işbirliği yapmakta görmüştür. 1977 ETA’nın siyasi olarak kurulan Herri Batasuna (HB) ise faaliyetlerinde ETA’yı anlatmaya yer vermiştir. Halkçı Partisi iktidarında da (1996–2004) bile soruna barışçı bir yaklaşım gösterilmemiş sadece PNV ile diyaloğa gidilmiştir, ETA terör örgütü sayılmış ve yok edilme politikası uygulanmaya başlanmıştır. ETA ateşkesleri ciddiye alınmamıştır.2003 yılında ise Basklıların partisi HB teröre destek vermekten kapatıldı. Son olarak 2004’teki Madrid’teki terör hareketini hiç bir delil yokken Halkçı iktidarın Başbakanı Aznar ETA’ya yüklemiştir eylem olarak ETA’nınkine benzemeyen olayı El-Kaide üstlenmiştir. Seçimlerde oy almak için bile halkının kanıyla siyaset yapan Aznar’a cevabı halk (çoğu İspanya’nın Irak’ta ABD’ye destek vermesini kınıyordu ve olayın bunun bir sonucu olduğunu düşünüyordu) PSOE’yi iktidara getirerek gösterdi. PSOE iktidarının Bask politikasında bir değişiklik yoktur terörle mücadelede sert tedbirlerin alınacağı propagandasında bildirilmiştir. Aslında Irak’taki savaşa karşı olsa da, ülkesinde sosyal politikaları uygulasa da, Türkiye’nin AB üyeliğini desteklese de, kadın erkek eşitliğine önem verse de (kabinenin yarısı bayan bakanlardan oluşmaktadır) PSOE’de bulunan o az da olsa milliyetçi virüs bu sorunu ele almaktan kaçınmaktadır.

Fransa’nın Bask sorununa bakış açısı değişiklikler göstermektedir önceleri sürgündeki Bask hükümetine kucak açan daha sonra geri çıkartan Fransa olmuştur. ETA ile İspanya hükümeti arsındaki barış girişimi görüşmelerine arabuluculuk yapmıştır. İspanya’nın AET’ye girişini GAL’in faaliyetlerinden dolayı engellemeye çalışmıştır. Tabii ki ETA’nın Fransa’daki Bask bölgesini de kapsayan bağımsızlık hareketine de karşıdır. Fransa’daki Bask bölgesi Labourd, Souloe ve Basse Navarre bölgelerinden oluşmaktadır. Fransa’daki Basklıların özerklik ve bağımsızlık gibi talepleri yok gibidir, milliyetçi partiler burada ancak %5 kadar oy almaktadırlar. Fransa azınlıklara kabul etmemekle birlikte kültürlerini ve dillerini yaşamalarının önüne bir engel koymamıştır bunun sebebi ise Fransa’nın kültüre verdiği önemdir. Zaten Fransa halkı kültür anlayışına göre oluşmaktadır ve burada Bask halkı gönüllü vatandaş olarak yaşamaktadır. Zaten Fransa ve Fransızlık bütün halkı kucaklayan bir üst-kimliktir. Yani ülkenin kurucuları Franklar sadece bir alt kimlik olarak bulunmaktadır. Fransa’da Korsika dışında büyük önem atfeden bir azınlık sorunu yok gibidir. Korsika sorunu ise Avrupa Federalizmi çerçevesinde bir çözüm bulacak gibidir.
Cevapla

“Serbest Kürsü” sayfasına dön